Bir ülke düşünün; üniversiteleri çoğalıyor, enstitüleri büyüyor, lisansüstü kontenjanları her yıl artıyor. Bununla birlikte akademik üretim teşvik ediliyor, makale ve dergi sayıları gurur vesilesi yapılıyor, doktora yapmak ilerlemenin simgesi olarak sunuluyor. Sonra bir gün o doktoralılar mezun oluyor ve sistem onlara şunu söylüyor: “Kadrolarda yer yok!”
Bugün ülkemizde özellikle sosyal bilimler alanında akademik kadro bulamayan yüzlerce, belki binlerce doktora mezunu var. Yıllarca süren araştırmalar, alınan dersler, yazılan tezler, yayımlanan makaleler… Peki ya sonuç? Aile evine geri dönüş, ertelenmiş bir hayat, askıya alınmış bir yetişkinlik... En acısı da doktora yapmış birine, eğitimsiz çevreler, akrabalar vs. tarafından dayatılan sığ ve basmakalıp yorumlar... Aslında doktoralı birinin üniversitelerde ders vermek yerine, etrafa hesap vermesinin nedeni tamamen sistemsel…
Yaklaşık 10-12 yıl süresince enstitülerde yüksek lisans ve doktora kontenjanları artırıldı. Akademik üretim niceliksel olarak büyüdü. Ancak doktora eğitimi insan kaynağı planlaması çerçevesinde verilmesi gerekirken, bir genişleme politikasından ibaret kaldı. Sonuçta ortaya “akademik enflasyon” çıktı: Ünvan var, fakat katma ve entelektüel değerin karşılığı yok. Vitrinde duran bu ünvanlar, gerçek dünyanın üretim çarklarına dokunamadan tozlanmaya mahkûm ediliyor.
Özellikle sosyal bilimlerde durum daha da vahim... Çünkü piyasa ile doğrudan eklemlenme imkânı görece sınırlı… Mühendislik ya da sağlık alanında doktora yapan biri özel sektörde alternatifler bulabilirken; sosyoloji, tarih, felsefe, siyaset bilimi gibi alanlarda doktora yapanların ana istihdam alanı doğrudan üniversiteler oluyor. Ancak üniversitelerin kapıları kapalıysa haliyle alan da daralıyor. Aslında doktora yapmak teoride bir uzmanlaşma ve özgür düşünme sürecidir. Pratikte ise çoğu zaman belirsizlikle uzatılmış bir geçiş evresine dönüşüyor. 30’lu yaşların ortasında hatta daha üst yaşlarda hâlâ geçici sözleşmelerle, yarı zamanlı veya proje bazlı işlerle hayata tutunmaya çalışan insanlar var. Dolayısıyla akademik CV’si kabarık ama sosyal güvencesi zayıf bir kuşak oluştu.
Yıllarca burs verilen, kamu kaynaklarıyla yetiştirilen, araştırma yapmaya teşvik edilen insanlar, sistem içinde karşılık bulmakta zorlanıyor. Üstelik yüksek nitelikli bu kitlenin 20-30 yılı, bütün eğitim hayatı rüştünü ispat etmekle geçiyor, ancak karşılığında yalnız ve çaresiz bırakılıyor. Doktora diplomasıyla aile evinde çocukluk odasında yaşamak, ekonomik olduğu kadar psikolojik bir gerileme de yaratıyor. Ne yazık ki toplumun bilge ve üretken kitlesi olan doktoralılar, görünmez bir işsizler sınıfına dönüşüyor. Ne tam akademisyen ne çalışan ne de klasik anlamda işsiz. Artık şu soruyu sormak gerekiyor: Üniversiteler doktora öğrencisi yetiştirirken, onları hangi gelecek için hazırlıyor? Akademi dışı kariyer yolları tasarlıyor mu?
Bu doğrultuda nitelikli insan kaynağını heba etmeyen, lisansüstü eğitimi gerçekçi planlamayla yürüten ve doktora sonrası dönemi belirsizlik olmaktan çıkaran bir yükseköğretim politikasına ihtiyaç duyuluyor. Nitekim ömrünü bilime vakfedenler, kendi zihinsel emeklerinin ürünlerine yabancılaşmış birer “entelektüel mülteciye” dönüşmeyi istemez.



















Kalemine sağlık Özlem Hanım. Deveye sormuşlar neren eğri diye, nerem doğruki demiş. Bugün kaf***ızı kaldırıp baktığımızda sizin gibi kalifiye insanların sistemin dışında kaldığını ve maalesef kapasite, kalite ve karakter olarak belirli bir yetkinliğe erişememiş yığınların sistem içinde kaldığını görüyoruz. Her şeye rağmen umudumuzu yitirmedik.
Çok haklısınız Serkan Hoc***, desteğiniz için teşekkür ederim.