“-Anne! Anne dedim! Neredesin?”
Hoş, bakımlı, hafif kilolu hanım endişeyle yerinden fırladı. Bakımlı, güzel konağın ikinci kat merdiveninden hızla çıkan kızıyla az daha çarpışacaktı.
Kızını hiddetten kıpkırmızı kesilmiş halde görünce endişeyle ne olduğunu sordu. Mavi, güzel gözlerini hırsla annesine çevirdi kızı. Avaz avaz bağırdı:
“-Anne! Bu kadın beni deli edecek. Yine başladı doldurmaya. Bizimki de ana kuzusu. Surat beş karış iki gündür.”
Orta yaşlı, kibar bakımlı kadın ellerini çaresizlikle ovuşturdu. Üzüntüyle konuştu:
“-Az sabret yavrum, misafir geldi. Birkaç gün sonra gidecek nasıl olsa. Ebedi kalacak değil ya.”
Kızı hırsla cevap verdi:
“-Anne! Aklımı kaçıracağım! Dün gönderdiğiniz yemekleri ne kendi yedi ne oğluna yedirtti. Kalktı, yeniden yemek yaptı, iyi mi? Bir de bana laf sokuşturdu. Evlenmeyi beceren kocasına yemek yapmayı da kahvaltı hazırlamasını da, ütü yapmayı da bilmeliymiş.”
Kızını kolundan tutup şaşaalı salona götürdü. Altın varaklı koltuğa oturttu.
“-Bıktım artık. Sabahın köründe kalkıyor, aklı sıra oğluna mükellef bir kahvaltı hazırlıyor söylene söylene. Evde el yapımı reçel yokmuş. İyi ki getirmişmiş! Demin de salonda gazeteleri okurken önüme dolaptan aldığı kıymayı koymaz mı? “
Kadın şaşkın şaşkın sordu:
“-Ne? Allah Allah! Salona kıyma mı getirdi?”
Kızı ayağını yere hiddetle vurdu:
“-Evet anne! Gelin kaynana biber dolması yapacakmışız. Bilmiyorsam öğretecekmiş!”
“-Pekiyi, sen ne dedin?” dedi annesi. İnşallah kötü bir şeyler söylemedin.”
Kız derin bir nefes alıp ağlamaya başladı. Göz yaşları arasında iç çekerek konuştu:
“-Ah!... Akşama belki yemeğe çıkarız. Şimdilik biber dolması kalsın, dedim. Dediğime diyeceğime pişman oldum.”
Uzanıp kızının yanaklarından akan yaşları sildi:
“- Üzülme benim canım, dedi. Ben konuşurum.”
“-Anne, neyi konuşacaksın, diye sızlandı kızı. Bana söylemediğini bırakmadı. Kadın dediğin kocasının bir adım gerisinden gitmeliymiş. Öyle durmadan yemeklere gidilirse iki yaka bir araya gelmezmiş. Her gün konaktan yemek gelmesi de neyin nesiymiş. Ben gökten zembille mi inmişim. Bugünün yarını da varmış. Bu devran böyle dönmezmiş. Durmadan konuşup duruyordu. Ben de üstüme bir şeyler giydim hemen, vurup kapıyı, çıktım. Anne, ben çok yoruldum. Gerçekten bittim ben. Biraz kalayım burada, kafamı dinleyeyim. Geleli bir ay oldu, bir gün bana laf sokuşturmadan geçmedi.”
Uzandı hemen, başını annesinin o sıcacık dizlerine koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Annesi kızının gür saçlarını okşadı:
“-Sen şimdi biraz dinlen. Ben az sonra gider konuşurum onunla. Sonra yuvadan torunumu da alırım. Yavrucak bir şey hissetmesin.”
“-Anne,” diye sızlandı kız. “Ah, ah! Zavallı yavrum nasıl hissetmesin ki? Evvelki gün ona da “itin dölü” demiş. Canım ağlayarak yanıma geldi. Bu kadın güya babaanne olacak.”
Birkaç saat sonra biri orta yaşlı, diğeri ihtiyar iki kadın konağın tam karşısındaki apartmanın beşinci katındaki dairede konuşuyorlardı.
İhtiyar kadın çok sinirliydi. Orta yaşlı kadın da sabırlı olmaya çalışıyordu.
“-Koşa koşa sana geldi değil mi,” diye söylendi yaşlısı. “Elbette! Gelip şikâyet etti beni. Şikâyet edeceğine gelip dizimin dibinde otursa, senin öğretmediklerini benden öğrense ölür mü? Ama yok! Her şey ayağına hazır gelecek! Neymiş, o üniversite okumuşmuş… Okumuş da çalışıyor mu? Yok! Eve üç kuruş gelir sağlıyor mu? Yok! Ancak yesin, içsin, gezsin, tozsun! Ne ev temizliği ne kocaya hizmet ne kaynanaya saygı, hiçbirini bildiği yok! El kadar sabiye kendi bakacağına yuvaya koydu, annelikten de haberi yok! Biz çocuklarımızı böyle mi büyüttük? Burnumuzun dibinden ayırmazdık. Büyüğe de küçüğe de saygıyı öğrettik. Kardeş, sen bunu çok şımartmışsın çok! Ama öğrenecek. Başka yolu yok!”
Yutkundu orta yaşlı kadın. İçinden “ya sabır,” dedi. Tam cevap verecekti ki yaşlısı konuşmasına devam etti:
“-Ne zaman gideceğimi soruyorsan a kardeş, canımın istediği zaman giderim. Burası oğlumun evi. Bugünler için yetiştirdim onu ben. Anaya saygılı, anaya düşkün bir evlattır. Elli karıya değişmez beni. Bunu böyle de bilsin kızın. Ona göre ayağını denk alsın!”
Karnına ağrılar girdi de yine yutkundu orta yaşlısı. Karşısındakinin hiddet dolu yüzüne bakıp düşündü: Cevap verse ne olacaktı ki? Laf üstüne laf yetiştirip asabını iyice bozacak, dönülmez bir yolun kapısını açacaktı. Derin bir nefes alıp çaresizce konuştu:
“-Elbette oğlunuzun evi. Ama kızım da oğlunuzun eşi. Neyse, sözü uzatmayayım. Midesi bozulmuş galiba gelininizin. Telefonla doktor çağırdım. Birkaç gün bizde kalsın. Doktor ne derse ona göre yavruma bakacağım. Torun da bizde kalsın. Evde işim var. Sizi de meşgul etmeyeyim.”
“-Tabii, elbette. Git, git! Evdeki halayık yetmedi galiba. Sen de hizmetine gir. Hey Rabbim! Oğlumun talihine bak! Nazı bıraksın da hemen evine dönsün!”
Hemen ayağa kalktı, çantasını kaptığı gibi kendini sokağa attı. Kızı beş yıllık evliydi. Ortak ahbaplarının aracı olmasıyla damadı görmüşler, beğenmişlerdi. Kibar bir delikanlı idi. Damadın annesi de kızını çok güzel ve terbiyeli bulduğunu söylemişti o zamanlar. Ama evlendikten sonra işler değişmişti! Kaynana ve görümce her gelişte damat değişiyor, huysuz, suratsız ve kaba biri olup çıkıyordu.
Kendisi kayınvalide adayını bir kenara çekip kızının üniversiteyi yeni bitirdiğini, çalışma hayatına atılmayı düşündüğünü, ev işi ve yemek bilmediğini söyleyince o zaman ihtiyar kadın “biz de bunları pek bilmezdik. Evlenince her şeyi yavaş yavaş öğrendik” deyip hoş görü ile karşılamıştı. Şimdi ne olmuştu da bu kadın gittikçe saldırganlaşıyordu?
Cadde boyu yürüdü, hemen eve gitmek istemedi. Düşünmeli ve kocasıyla konuşmalıydı. Kızının evlilik hayatına burnunu sokmayı hiçbir zaman istememişti ama damadın annesi iki genci mutsuz etmek için elinden geleni yapıyor, oğlunu da çok etkiliyordu.
Kendi kendine dedi ki “Elimi yüreğime koyup doğru karar vermem gerekirse ben de kızımı mahallenin sevilen marifetli kızı gibi yetiştirmedim. O hep okullu idi, hep ders çalışıp bir meslek sahibi olmak için uğraştı. Diplomasını alıp birkaç yere müracaat etmişken bu çocuk çıktı karşımıza. “Çocukları büyütene kadar çalışmasın” diye tutturdular. Ak, keşke mâni olsaymışım…”
Akşam kocasıyla konuştu. Adam sıkıntıyla alnını ovuşturdu:
“-Dur bakalım hanım,” dedi. “Şimdilik sessiz kalalım. Karışsak yanlış anlaşılır. Bir iki gün bekleyelim. Sakinleşsin iki taraf da. Bir yolunu bulacağız elbette. Kızımız kalsın birkaç gün. Kadının neye sinirlendiğini bir anlayalım.”
Birkaç gün sonra, akşam vakti orta yaşlı kadın kızını evine gönderdi. Giderken de sıkı sıkı tembihlemeden kendini alamadı:
“-Yavrum sakin ol. İhtiyar kadıncağız, seni anlamıyor. Boş ver, sözlerine aldırma. Sen eşine ve çocuğuna sarıl. Haydi güzel kızım.”
Genç kadın yavrusunu kucakladı, hemen yakındaki evine gitti. Kapıyı açar açmaz güzel yemek kokuları burnuna çarptı, ardından da yaşlı kadın, önünde mutfak önlüğü ile karşısına dikildi. Alaycı bir sesle konuştu:
“-O! Gelin hanım, hoş geldin, şerefler getirdin. Tatil bitti mi? Talihlisin doğrusu. Bu akşam yemekte kaburga dolması var. Oğluşum çok sever. Yapmasını bilir misin?”
Sadece bir “hoş bulduk” deyip yatak odasına geçti.
Az sonra kocası geldi. Onu görünce suratını astı. Küçük yavrusunun da yüzüne bakmadı. Onlar yokmuş gibi annesine sarıldı ellerini öptü, yanağından bir makas aldı, şaka yaptı:
“-Annelerin annesi! Bugün yine harika yemekler yapmışsın, kokularından belli!”
Masa hazırlanmasına yardım etmek istedi. Ama ihtiyar kadın engel oldu:
“-Yoo! Yorulma sen. Çok hastasın. Otur dinlen. Oturmayı seversin.”
Sonra oğluna seslendi:
“-Oğlum, boyum yetemedi. Üst raftan porselen tabakları getir yiğidim!”
Kızını yatırıp uyuttuktan sonra salona geldi. Şaşkınlıkla ana oğulun çay içmekte olduklarını ve hiç beklemediği bir konudan konuştuklarını gördü. Annesi diyordu ki:
“Oğlum, hiçbirini alma. Olduğu gibi bırak. Sen hepsini yenilersin. Sadece şahsi eşyalarını üç beş bavula koyman kâfi.”
Şaşkın şaşkın sordu:
“-Hayrola? Bir yere mi gidiyorsun?”
Adam ona baktı, çirkin bir sırıtma yüzünü kapladı:
“-Tayin istedim. Anneme yakın şehirde müdürlük kadrosu boşmuş. Söz verdiler. Beş on güne tayin emri gelir.”
Şaşkınlıktan dondu kaldı, ne diyeceğini bilemedi. Gözleri doldu. Ama kendini toparladı:
“-Niye benim haberim yok. Ne zaman istedin?”
Adam terslendi:
“-Niye senin haberin olsun ki. Bu evi idare eden bir kocan var değil mi? Her ne kadar canın istediği zaman bin bir bahane ile ananın evine gitsen de bana uyacaksın. Senin ananın evi varsa benimkinin de var! Kadın iki gün evime misafir geldi, hizmet etmekte gocundun, kendini sevgili anneciğinin kollarına attın değil mi?”
Ayağa fırlayıp salonu adımlayıp konuşmasına bağırarak devam etti:
“-Seninle evlendiğimde fakir bir mühendistim. Bütün eşyalarımızı o zengin dedenle baban aldı. Yemekler babanın evinden geliyordu. Harçlığını annen cebine sokuşturuyordu. Gelen misafirler senin tarafındandı. İki üç arkadaşım eşleriyle geldiği zaman burun kıvırıyor, onları görgüsüz ve bilgisiz buluyordun, evlerine bir kere bile tenezzül edip gitmedin. Şimdi sıra bende. Ben dillerinden anladığım çevreme yakın şehre gidiyorum. Bu evden tek eşya alınmayacak, anladın mı? Eşyalarımı gittiğimiz şehirde taksitle alacağım. Yemeği sen yapacaksın artık. Evi çekip çevirmeyi öğreneceksin. Annem geldiğinde saygı göstereceksin. Anlatabildim mi?”
O da ayağa kalktı. Sakin olmaya çalışarak konuştu:
“-Dur bir dakika! Bu tayin de nereden çıktı? Yavrum büyük şehrin nimetlerinden faydalanmasın mı? Ben kimseyi beğenmemezlik etmedim. Senin arkadaşlarının eşleri beni sevmediler. Hem bu eşyaların ne zararı var? Annem harçlığımı hep verdi, vermesinde nasıl bir sakınca var? Yemek yapıp gönderdiler, evet, zira sen aranın borcunu ödemede zorlanıyordun.”
Kocası geldi, hırsından deliye dönmüş bir halde onun önünde durdu:
“-Her söze bir lafın var değil mi” diye bağırdı. Maşallah üste çıkmayı çok iyi biliyorsun. Anan mı öğretti bunu sana?”
Bu sözler karşısında dondu kaldı bir an. Annesinin ona karşı zarif davranışları, sevgi dolu sözleri, güzel hediyeleri aklına geldi. Gözleri doldu:
“-Yazık,” dedi hüzünle. “Yazık! Oysa annem seni oğlu gibi severdi. Keşke annen de beni kızı gibi sevebilseydi.”
Kocası deli gözlerle birkaç saniye ona baktı, elini havaya kaldırdı. Tam vuracaktı ki avazı çıktığı kadar bağırdı:
“-Sakın! Sakın deneme. Kendine gel!”
Eli havada kaldı adamın. Suratı kıpkırmızıydı. Beş on saniye onun yüzüne baktı, ardından bas bas bağırdı:
“-Defol, çık bu evden! Gözüm görmesin seni. Git ananın evine! Düşün, taşın, kararını ver. Ya benim şartlarımla tayin olduğum yere gelirsin ya da hayatımdan def olur gidersin!”
İhtiyar kadın oturduğu yerden olanı seyrediyor, hiç sesini çıkarmıyordu. Ama tam o sırada konuştu:
“-Çocuğu da alsın. Bize ayak bağı olmasın.”
Bir ay sonra boşandılar. O genç ve güzel kadın kardeşlerinin desteği ile iş hayatına atıldı ve bir daha evlenmedi.
Adam da iş hayatına atıldı ve yine evlendi. Annesi de ablası da hayatlarını zindan etmeye devam etti. İkinci hanımı dayanamadı. Boşandılar.
Yıllar geçerken annesi öldü. Artık zengin olmuş, ama artık yaşlanmaya başlamıştı. Bir kere daha evlendi. Bu seferki hanım çocuklu, şaşaalı hayatı çok seven, orta yaşlı, çok bakımlı, güzel bir kadındı. Öyle ki ilk eşi son eşinin yanında mütevazı kalıyordu.


















