Bahar geldiğinde doğa kendini yeniler.
Ağaçlar çiçek açar, toprak uyanır, güneş biraz daha uzun kalır gökyüzünde.
Ama bazı ülkelerde bahar sadece takvimde gelir.
Sokaklara değil.
Çünkü bir ülkede baharın gerçekten gelip gelmediğini
çiçeklerden değil, kadınlardan anlarsınız.
Bir kadın akşam eve dönerken adımlarını hızlandırıyorsa,
telefonunu eline alıp “geldim” mesajını önceden yazıyorsa,
anahtarını parmaklarının arasına sıkıştırıyorsa…
Orada bahar yoktur.
Sadece mevsim değişmiştir.
Adalet, tıpkı bahar gibi bir yenilenme halidir.
Toplumu nefes aldırır.
Güvende hissettirir.
Ama adalet yalnızca mahkeme salonlarında kurulmaz.
Bir kadının korkmadan yürüyebildiği sokakta kurulur.
Bir çocuğun susmak zorunda kalmadığı evde kurulur.
Bir annenin “ya başına bir şey gelirse” diye gece uykusuz kalmadığı yerde kurulur.
Eğer bir ülkede kadınlar hâlâ korunmak için mücadele etmek zorundaysa,
orada hukuk vardır belki, ama adalet eksiktir.
Kadına yönelik şiddet, sadece bireysel bir suç değildir.
Bir toplumun aynasıdır.
Ve o aynaya bakmaya cesaret edemeyen hiçbir toplum,
kendini değiştiremez.
Çünkü mesele sadece suç işleyenler değil;
görmezden gelenler, susturanlar, küçümseyenler
ve en tehlikelisi: alışanlardır.
Alışmak, en büyük çürümedir.
Bahar, umut demektir.
Ama umut, güven olmadan yeşermez.
Bir kadın korkuyorsa,
bir çocuk korunmuyorsa,
bir mağdur sesini duyuramıyorsa…
O ülkede bahar henüz gelmemiştir.
Sadece doğa kendi döngüsünü tamamlıyordur.
Gerçek bahar,
kadınların gece yürüyebildiği,
“başına bir şey gelmez” cümlesinin gerçekten doğru olduğu,
adaletin gecikmediği ve susmadığı gün başlar.
Ve o gün geldiğinde,
çiçeklerin açmasına gerek kalmaz.
Çünkü toplumun kendisi yeşerir.
Çünkü bir ülkede bahar,
takvimle değil,
kadınların korkusuz yürüyebildiği gün başlar.















