Diyarbakır’daki okul katliamının ardından fabrika ayarlarımıza dönmemiz kolay kolay mümkün olmayacak.
Hele bir de Gülistan Doku’nun bırakın canlısını, ölüsünün bile tam 6 yıldır, bizzat dönemin valisi tarafından bir yok edildiğini öğrendiğimizden beri daha da sarsıldık.
Kadına şiddetin ne derece önlenemediğine istemeyerek şahit olurken, üzerine gelen çocuk ölümleri ve daha da kötüsü katilin de çocuk olması dengemizi bozmuşken, eskilerin ‘bakan, gözeten kişi’ dediği ve mülki amir addettiği ‘Vali’nin, ‘çok iyi yüreklidir’ dediği oğlunu korumak için 6 yıldır yaptıkları sadece öfkelendirmedi, şiddet gören, öldürülen, kaybolan tüm kadın ve çocuklarımız adına derin bir hüzne, korkuya, güvensizliğe boğdu hepimizi.
E biz kime güvenecektik?
Kime güveneceğiz artık?
Vicdanlı savcılara denk gelmek için dua mı edeceğiz?
Vicdanlı insanları bulmak, vicdan seviyesini ölçmek için bir dedektör, bir test, bir uygulama var mı?
Sadece kendini ve kendi ailesini düşünen, kanunen kendisine tanınmış tüm hakları bizzat ailesi için kötüye kullanan, üstelik bu yaptığından bırakın utanmayı hala katil oğlunu ve kendini savunan bir valiyle ne yapacağız şimdi biz?
Binlerce yıl ceza alsalar da içimiz soğuyacak mı? (Biz bile bu kadar öfke ve acı doluyken, Gülistan Doku’nun ailesi yerine koyabiliyor musunuz kendinizi?)
Bir hiç uğruna hayattan koparılan gencecik evlatlarımızın mezarları bile bulunamazken, hangi anne gece yastığa başını rahatça koyabilir?
Bir kadın kayboldu. Günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti…
Aslında kaybolan yalnızca bir genç kadın değildi. Kaybolan, bir soruşturmanın ciddiyeti, bir devletin refleksi, bir toplumun vicdanıydı.
Gülistan Doku dosyası, Türkiye’de kadınların başına gelenlerin ‘istisna’ değil, bilinçli olduğunun en sarsıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
Munzur Üniversitesi’nde okuyan bir genç kadından söz ediyoruz. Hayalleri, geleceğe dair planları olan, sıradan bir hayatın içinden çıkan ama sıradan olmayan bir sona sürüklenen genç bir kadın.
Ve bu hikâyede en korkunç olan şey, bir ‘failin’ varlığının ihtimali, bu ihtimalin bile ihmali ve bu ihmalin hiçbir zaman tam anlamıyla aydınlatılamaması.
Ülkemizde kadınlar öldürülüyor, kayboluyor, susturuluyor. Ve daha kötüsü, bu hikâyeler çoğu zaman yarım bırakılıyor. Gülistan’ın dosyası da işte bu yarım bırakmışlıkların sembolü. Her kayıp gün, aslında bir ihmaller zincirinin üzerine eklenen yeni bir halkaydı.
Bir gazeteci olarak bu dosyaya baktığımda gördüğüm şey yalnızca bir kayıp vakası değil. Delillerin yeterince toplanmadığı, şüphelerin üzerine yeterince gidilmediği, toplumsal baskı olmadan dosyaların ağırlaştığı bir sistem sorunu.
Kadınlar kaybolduğunda, ‘acaba kendi isteğiyle mi gitti?’ sorusu ilk refleks olarak soruluyorsa, burada bir zihniyet problemi vardır. Gülistan için de aynısı yapıldı. Onun hayatı, karakteri, ilişkileri didik didik edilirken, gerçek sorular da gerçek sorumlular da ikinci plana atıldı.
Bir kadın ortadan kaybolduğunda, mesele onun nerede olduğu değil, neden korunamadığıdır. Gülistan Doku’nun hikâyesi, korunamayan kadınların hikâyesidir. Ve bu hikâyede yalnızca bireysel bir suç yoktur, kurumsal bir ihmaller silsilesi vardır.
Bu ülkede kadınlar kaybolduğunda, aileler yalnız bırakılıyor. Anneler kapı kapı dolaşıyor, kardeşler sosyal medyada seslerini duyurmaya çalışıyor, gazeteciler ise unutulmaması için yazıyor. Ama kamunun sesi çoğu zaman bu çığlıkların gerisinde kalıyor.
Ve asıl ezberlediğimiz gerçek: Türkiye’de kadın cinayetleri ve kayıplar artık münferit değil, toplumsal bir sorundur. Gülistan’ın akıbeti hâlâ netleşmemişken, her yeni gün başka bir kadının adı gündeme düşüyor. Bu da bize şunu söylüyor: Bu mesele yalnızca bir dosya değil, bir ülkenin kadınlara bakışının aynasıdır.
Ve bu aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara karanlık.
Cesur bir kadın savcının gelip, cesaretle 6 yılda yapılmayanları bir çırpıda yapması bizi ümitlendiren.
Eski faili meçhul cinayetlerin dosyalarının yeniden açılacak olması ise, kadın cinayetlerine olan bakışın bir nebze de olsa değişeceğine olan umudumuz.
Evet, Gülistan Doku bulunana kadar bu dosya kapanmayacak. Ama mesele sadece onu bulmak değil.
Mesele, bir daha hiçbir kadının ‘kaybolmaması’.
Çünkü bu ülkede kadınlar kaybolmuyor aslında.
Görmezden geliniyor, korunmuyor.
Ve en sonunda… Unutuluyor.
Biz unutmamak zorundayız.


















