Şiddeti mümkün kılan düşünme biçimi değişmedikçe, alınan hiçbir önlem kalıcı bir çözüm üretmeyecektir (Şerifoğulları, 2026).
Urfa’da bir okulda bir öğrenci silahlı saldırı düzenlemiş ve bir kişi yaralanmıştır. Maraş’ta ise bir öğrenci okulu silahla basarak dokuz kişinin ölümüne neden olmuştur. Bu olaylar yalnızca tekil vakalar değildir; benzer olaylar giderek artmakta ve süreklilik göstermektedir. Bu tablo, eğitim sisteminin düşünme ve değer geliştirme süreçlerindeki yetersizliğini açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak bu tür olayların ardından verilen tepkiler neredeyse değişmemektedir: güvenlik önlemleri artırılmalı, denetimler sıklaştırılmalıdır. Bu yaklaşım, sorunu yalnızca sonuç düzeyinde ele almaktadır. Şiddeti en aza indirmenin yolu, eylemin gerçekleştiği ana değil, onu mümkün kılan sürece müdahale etmektir. Cezaların artırılması ya da okullarda güvenlik önlemlerinin yaygınlaştırılması gibi öneriler, soruna dışsal müdahalelerle yaklaşmaktadır. Kalıcı bir çözüm ise bireyin düşünme ve değer geliştirme süreçlerine yönelik içsel ve eğitim temelli bir müdahaleyi gerektirmektedir.
“Her okula polis konulmalı” yaklaşımı, sorunu yanlış bir düzlemde ele almaktadır. Çünkü davranışı yalnızca mekânsal olarak sınırlandırmak, onu ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle asıl ihtiyaç, güvenlik önlemlerini artırmak değil; şiddeti ortaya çıkaran düşünsel ve değer temelli zemini dönüştürmektir.
Sorun tam da bu noktada belirginleşmektedir.
Eğitim sistemi, güvenlik ihtiyacını en aza indirecek şekilde yapılandırılmadıkça ve süreç yerine yalnızca sonuca odaklanan bir anlayış sürdürüldükçe, bu tür şiddet vakalarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü şiddet, anlık bir tepki değil; uzun bir düşünme, anlamlandırma ve değer oluşturma sürecinin sonucudur.
Buna rağmen önerilen çözümler, çoğunlukla eylem gerçekleştikten sonra ya da hemen öncesiyle sınırlı kalmaktadır. Oysa eylemin ortaya çıktığı düşünsel ve değer temelli süreçlere müdahale edilmeden bu olayların önlenmesi mümkün değildir.
Bugün eğitim sistemi, öğrencilerin değer geliştirme süreçlerini yeterince desteklememektedir. Öğrencilere doğru cevaplar sunulmakta; ancak düşünme, gerekçelendirme, farklı bakış açılarını değerlendirme ve empati kurma becerileri geri planda kalmaktadır. Oysa eğitim, yalnızca bilgi aktarma değil, aynı zamanda bireyin etik gelişimini destekleme sürecidir.
Bu noktada Çocuklar için Felsefe (P4C) yaklaşımı önemli bir alternatif sunmaktadır. P4C, çocuklara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmekte ve bu süreçte sorgulama, tartışma ve gerekçelendirme aracılığıyla hem düşünme becerilerinin hem de etik değerlerin gelişimine katkı sağlamaktadır.
Bu süreç yalnızca okul ile sınırlı değildir. Çocuğun düşünme biçiminde ailenin büyük bir rolü bulunmaktadır. Bu nedenle velilere yönelik P4C temelli seminerlerin yaygınlaştırılması bir tercih değil, gerekliliktir.
Nitekim Prof. Dr. A. Kadir Çüçen’in editörlüğünde yayımlanan Akran Zorbalığına Karşı Çocuklar için Felsefe (P4C) kitabımda, bu yaklaşımın hem kuramsal hem de deneysel olarak etkili olduğu ortaya konulmaktadır. Bu doğrultuda, P4C’nin eğitim sisteminde yaygın bir yöntem olarak uygulanmasına yönelik ivedilikle somut adımlar atılmalıdır.


















