Annelerin gün yaptığı, apartmanların birbirine yabancı olmadığı zamanlardı.
“Annem bir fincan şeker istemişti.”
O kapının güler yüzle açılacağını bilerek söylenen bir cümleydi bu.
Okuldan gelmişsindir, mutfaktan gelen tıkırtılar evin içine yayılır, yeni yapılmış temizliğin kokusu fırından çıkan böreğin kokusuna karışırdı. Anneler de yetişmesi gereken bir şeylerin telaşı olurdu hep. Tam her şey tamam derken bir eksik fark edilirdi. Bazen şeker, bazen un… Ama çözüm belliydi. Komşu teyzemize gönderilirdik, daimi görevli olarak evin küçüğü ise çalardı kapıyı. Aynı cümle böylece tekrar edilirdi. Ama o kapıdan alınan hiçbir zaman sadece bir malzeme olmazdı. Bir eksik tamamlanırdı belki, ama asıl tamamlanan insanın insana olan desteğiydi, varlığıydı.
Çok geçmezdi; fırından çıkan kekin kokusu apartmana yayılırdı. Ardından bir tabak uzatılırdı kapıdan. O tabak hiçbir zaman boş dönmezdi. İçine mutlaka bir şey konurdu. Bazen bir dilim börek, bazen birkaç kurabiye… Çünkü o tabak sadece yiyecek taşımazdı; emek, düşünce ve hatır taşırdı.
Çocuklar için bu paylaşım daha da görünürdü. Okula giderken beslenmeye bir tane fazla koyulurdu; “arkadaşınla paylaşırsın” diye. Sokakta oynayan çocuklara su verilirken yanındakine de uzatılırdı. Bahçesi olan evlerde, ağaçtan toplanan meyveler komşulara dağıtılırdı. “Göz hakkı” denirdi buna.
Bazı komşu teyzeler vardı; insanın gerçek akrabası değildi belki ama sevgisi öyleydi. Annesi memlekette olan birine ablalık yapar, gerektiğinde annesinin yerini doldurmaya çalışırdı. Aynı apartmanda yaşayan kadınlar sadece komşu değil, birbirinin yükünü hafifleten insanlardı.
Komşuluk dediğimiz şey aslında buydu: insanın insana açılması. Aynı binada yaşamak değil, aynı hayatın bir parçası olabilmekti.
Belki de komşuluk, kültürümüzün en doğal yaşam boyu öğrenme biçimiydi. İnsan birbirinden sadece yemek tarifi değil; paylaşmayı, misafir ağırlamayı, büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi öğrenirdi. Aynı apartmanda yaşayan insanlar fark etmeden birbirine hayatı öğretirdi.
Komşuluk, bu toprakların içinden gelen bir alışkanlıktı aslında. Türk misafirperverliği denilen şey sadece misafir ağırlamak değil, hayatı paylaşabilmekti. Yedek anahtarın komşuda olduğu bir dünyaydı o zamanlar. İnsan bazen evini, bazen çocuğunu, bazen sırrını emanet ederdi birbirine. Çünkü güven, anlatılan değil yaşanan bir duyguydu. O günlerde hayat bereketliydi, sadece bir evin içine sığmazdı. Biraz taşar, biraz paylaşılarak yaşanırdı.
Zamanla bu taşma azaldı. Kapılar daha az çalınır oldu. Aynı apartmanda yaşayan insanlar, birbirine bu kadar yakınken eskisi kadar temas etmez oldu. Kapılar yerinde durdu ama o kapıları çalmak zorlaştı. İnsanlar yan yana yaşamaya devam etti, fakat birbirinin varlığını unutarak.
Kentsel dönüşümle birlikte mahallelerin görüntüsü değişti, modernleşti belki ama değişen sadece binalar olmadı. Birçok insan çocukluğunun geçtiği sokakları, kapısını çalmaktan çekinmediği komşularını, apartman içinde kurulan o küçük samimi anıları da geride bıraktı. Zamanla güven de değişti. İnsanlar artık bir adım atmadan önce daha çokça düşünür oldu. Tanımadığı birine yaklaşmak yerine uzak durmak daha kolay geldi. Eldeki telefon daha güvenli bir alan gibi görünmeye başladı.
Teknoloji ve İletişim hiç olmadığı kadar arttı. Yüz yüze görüşmeler aynı oranda artmadı. İnsanlar birbirini görür ama eskisi kadar tanımaz oldu. Sosyal medya uzun önce günlük yaşamın içine girdi, sonra merkezine yerleşti. Birçok şeyi kolaylaştırdı, ama birçoğunu da sessizce yerinden etti.
Komşuluk, misafirperverlik ve geri çevirmemek bu kültürün doğal parçalarıydı. İnsanlar birbirine gerçekten ulaşabiliyordu. Şimdi ise herkes çevrim içi, herkes aktif, herkes ulaşılabilir görünüyor… Ama kimsenin kapısını rahatça çalabileceği bir “komşu teyzesi’’ kalmadı sanki.
Gün içinde en çok vakit geçirilen yerler değişti. Aynı apartmanda kimin yaşadığını bilmeden, kilometrelerce uzaktaki insanların hayatı takip edilir oldu. Zamanla bu bir alışkanlığa, bazıları de için bağımlılığa dönüştü.
Bir alana fazla yönelince, başka bir şey eksiliyor. İnsanlar daha çok izler oldu, daha az temas eder oldu. Daha çok yorum yapar oldu, daha az hâl hatır sorar oldu.
Hep birlikte düşünelim: Bu değişim gündelik hayatta da kendini nasıl gösteriyor? Birine “günaydın” demek, kapıda karşılaşınca selam vermek, birine “kolay gelsin” diyebilmek… Bunlar eskiden doğal refleks olarak yapılan şeylerdi. Şimdi çoğu zaman atlanıyor. Hatta bazen verilen bir selam bile insanları şaşırtıyor. Kısa bir nezaket cümlesi, garip karşılanabiliyor. Daha da önemlisi, bazı durumlar yavaş yavaş normalleşti. Görmezden gelmek, duymazdan gelmek, karışmamak…
Ekranlarda izlenen kabalık, sertlik, haberlerde görülen olaylar, oyunlarda ve görüntülerde tekrar eden sahneler… Hepsi zamanla alışıldık hale geldi. İnsan, gördüğüne alıştıkça etkilenmemeye başlıyor.
Yok olmaz denilen bazı duygular, böyle böyle eksiliyor.
Nezaket, içtenlik, paylaşma…
Oysa mesele hiçbir zaman sadece komşuluk değildi. Mesele, insanın insana ne kadar yer açabildiğiydi. Bir kapıyı çalmak, birine selam vermek, bir şeyi paylaşmak…
Bunlar küçük gibi görünse bile bugün her şey değişmiş olabilir. Bu değişimin içinde tamamen kaybolmak zorunda değiliz.
Çünkü iyilik büyük şeylerle başlamaz. Bir selamla başlar. Dolu bir tabakla, bir hatır sormayla devam eder. Ve belki de eksik olan şey, bir fincan şeker değil… İnsanın, insana yeniden yüzünü dönmesidir. Belki hiçbir zaman tamamen kaybolmadı.
Bazı şeyler unutulmaz. Sadece yeniden yapılmayı bekler…
Sevgili Ayşe Teyze’min Anısına…


















