Son zamanlarda sokaklarda sadece trafik gürültüsü yok. Bir başka ses daha dolaşıyor şehirlerin arasında.
Bastırılmış öfkenin, sabırsızlığın, umutsuzluğun ayak sesleri.
Bu ses bazen bir korna oluyor, bazen küfür, bazen bir yumruk.
Ama en ağır yankısını çocukların hayatında bırakıyor. Çünkü bu ülkede artık çocuklar da öfkenin hedefinde.
Ve artık acıların isimleri var.
Diyarbakır’da 8 yaşındaki Narin Güran
Bir dere kenarında bulunan küçücük bedeniyle sadece ailesini değil, tüm ülkeyi sarstı. Bir çocuğun saçına sinmiş toprak kokusu, hepimizin vicdanına bulaştı.
İstanbul Kadıköy’de 14 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi
Bir pazar yerinde, kalabalığın ortasında, hayatının baharında bıçaklandı. Bisikleti artık evin köşesinde sessiz duruyor. Arkadaşlarının attığı mesajlar, ailesinin duvarında donup kaldı.
Ve Güngören’de 17 yaşındaki Atlas Çağlayan
Arkadaşlarıyla bir kafede otururken, yan baktı denilerek saldırıya uğradı.
Bu isimler birer haber başlığı değil.
Bunlar yarım kalan çocukluklar
FİSA Çocuk Hakları Merkezi'nin medya tarama yoluyla elde ettiği verilere göre, 2025'in Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında Türkiye'de en az 257 çocuk öldü. Yaşamını kaybeden çocuklardan 169'u erkek, 71'i kız çocuklardan oluşurken 17 çocuğun kimlik bilgisine ulaşılamadı.
Hikâyeler sayısız ama sönen hayatlar, adı mezar taşlarında yazılanlar hepsi birer evlat.
Ve onlar günlük hayatımızın sıradan bir parçası olan öfkenin sonuçları.
Market sırasında kavga eden yetişkinler, otobüste bağıran yolcular, yolda birbirini yumruklayan şoförler, sokaklarda bıçaklanan ve onları bıçaklayan çocuklar,
sosyal medyada saniyeler içinde kurulan, intihara kadar giden dijital linçler
Toplumun sinir uçları sürekli açık. Herkes gergin, herkes yorgun, herkes öfkeli.
Pandemi sonrası yalnızlık, ekonomik sıkışmışlık, gelecek kaygısı ve ekranların sürekli kışkırtan dili birleşince insan ruhu bir barut fıçısına dönüştü. Ve patladığında, en çok çocuklar zarar görüyor.
Öfke sadece sokakta değil, evlerin içinde de dolaşıyor.
Geçim derdiyle yükselen sesler, sabırsız ve sadece bedeni değil ruhu da yaşamın ağırlığının altında ezilmiş ebeveynler, çocuklara yönelen bağırmalar, aşağılamalar, ihmaller hatta dayak, taciz, istismar.
Bir çocuğun ruhunda açılan yara bazen görünmez ama ömür boyu taşınır.
Kadına şiddet artarken, çocuk istismarı büyürken, aile içi gerilim tırmanırken hala susmak, görmeden gelmek, yok saymak kolaycılıktır.
Oysa bu bir sistem sorunudur. Bu bir toplumsal ruh sağlığı krizidir. Bu bir insanlık infialidir, bu sonun başlangıcıdır.
Peki, sokaklardaki kadar, kimi zaman daha ağır bedelleri olan dijital şiddete ne demeli?
Klavyelerden zehir damlarken, parmak uçlarımızdan öfke fışkırmıyor mu?
Eskiden insanlar yüz yüze kavga ederken, şimdi ekran arkasından saldırıyor.
Bir hata yapan genç kız, paylaşımı yanlış anlaşılan öğrenci, bir sözü çarpıtılan çocuk, cümleleri cımbızla çekilen gazeteciler, konuşmaya korkan yetkinler.
Dakikalar içinde etiketleniyor, aşağılanıyor, hedef gösteriliyoruz, hepimiz.
Bu çağ hızlı yargı, yavaş vicdan çağı.
Bu çağ paranın hüküm sürdüğü, ahlakın parayla satın alındığı çağ
Bu çağ adı konulmamış kötülüğün, sosyal medyayla pazarlandığı, toplumsal yozlaşmanın dijital güzellemeyle hepimize musallat edildiği bir çağ.
İşin kötüsü kaybettiğimiz empatiyi, sabrı, merhameti yine internette ararken, birbirimize insan gibi bakmayı daha da unutmuyor muyuz?
Toplum dediğimiz şey, birbirine tahammül edebilen insanların görünmez sözleşmesi değil midir? O sözleşme durmaksızın yırtılıyor, parça parça ediliyor.
Ve her yırtık, her parça, bir çocuğun hayatına mal oluyor.
Narin’in dere kenarında kalan ayakkabısı
Mattia Ahmet’in boş kalan bisikleti
Atlas’ın geride kalan ikizi
Ve daha niceleri…
Bunlar bu ülkenin vicdan aynasıdır ve biz bu karanlık döngüyü durdurabiliriz.
Çünkü öfke bulaşıcıdır ama merhamet daha çabuk yayılır.
Ve bu ülkenin çocuklarının, insanlarının en çok merhamete ihtiyacı yok mudur?


















