Çok soğuk bir kış günüydü. Öyle ki çatılardan uzanan buz sarkıtları metreyi aşıyor, sokağa çıkan insanların kirpikleri dahi beyaza bürünüyordu.
Küçük ilçenin tek caddesinde bulunan adliyede duruşma salonunun kapısında vakit öğleye yanaşmasına rağmen hâlâ kalabalık vardı.
Mübaşir başka tarihe ertelenen dosyanın ilgililerini dışarı çıkarırken Hâkim sıradaki dosyayı önüne koydu. Tam açacaktı ki sabahtan beri mübaşirin kızıp durduğu ihtiyar kadını gördü.
Kadın ısrarla “Hâkim Beyim” diye bağırıyor, mübaşir onu azarlıyordu:
“-Hanım, senin listede adın yok, dosya kaydın yok! Hâkim Bey duruşma yapıyor, görmüyor musun? Git derdini öteki Hâkim Beye anlat, Savcı Bey var, ona anlat!”
Bu çekişme Hâkimin dikkatini çekti. Israrla içeri girmeye çalışan ihtiyarın bu direnişinin bir sebebi olmalıydı. Mübaşire kadını içeri almasını söyledi. Duruşmaya ara verdi. Kâtip yavaşça yerinden kalktı, çay izni isteyip çıktı.
İhtiyar kadın titrek adımlarla içeri girdi. Elinden tuttuğu ufak tefek kızı da içeri sürükledi. Diğer elinde rengi kaçmış, kirli bir bohça vardı, torba gibi uçlarından tutmuştu.
Ürkek adımlarla kürsüye yanaşan kadın neredeyse iki büklüm, zayıf mı zayıftı. Gözleri çukura kaçmış, avurtları çökmüştü. Üzerindeki elbise, üstüne giydiği manto Nuh Nebiden kalmaydı sanki.
Ufak tefek kızcağız en fazla 11, bilemediniz 12-13 yaşlarında gösteriyordu. Çok zayıftı, yorgundu. Küçücük yüzü balmumu gibi donuk ve kirli sarıydı. Önce şaşkın, korkmuş gözlerle etrafa, sonra Hâkime baktı. Ardından bütün ilgisini kaybetti her şey. Yüzü acıdan kasıldı, ağlamaya kararlı yüz ifadesi beş on saniye sürdü. Sonra sanki nerede olduğunu unuttu. Boş gözlerle tahta kürsünün çizgilerini seyretmeye başladı.
Hâkim kadının bakışlarındaki ağır kederi, durgun, derin ırmaklar gibi akan sessiz hüznü görünce bir an şaşırdı. Ardından hemen sordu:
“-Buyur Ninem, nedir derdin? “
Kadın yavaşça fısıldadı:
“-Beyim, duydum ki hanımın yeni doğurmuş, öyle mi?”
Gülümsedi Hâkim, düşündü: “Galiba aklınca hediye getirmiş. Ama olmaz be ninem. Gönlünü kırmadan reddetmeliyim.”
“-Evet, dedi. İkinci çocuğum. Allah herkesinkine de benimkine de huzurlu, mutlu, kutlu, uzun ömürler versin.”
İhtiyarın yüzü acıyla kasıldı. Elindeki bohçayı kürsüye bırakıp Hâkim’in önüne itti. Yavaş sesle konuştu:
“-Bu Allah’ın emanetidir. Ben de sana hediye bir hediye getirdim.”
İtiraz edip hediye kabul etmeyeceğini söylemeye kararlı olan Hâkim tam ağzını açacaktı ki ihtiyar kadın Hâkim’in konuşmasına fırsat vermedi. Yine büyük bir kederle konuştu:
“-Aç! Aç da emaneti gör. Bu emanetten artık sen mes’ulsün.”
Tam o sırada bohçanın içinde bulunan şey yavaş da olsa kıpırdadı. Mübaşir yetişti hemen, bohçayı kapmak için hamle yapınca nine kendinden beklenmeyen bir hızla bohçanın gevşek düğümünü çözdü.
Gördüğü karşısında Hâkim elinde olmadan dehşeti yaşadı. O kirli bez bohçanın içinde yine pis bezlere sarılmış bir bebek vardı.
“Aman Allah’ım! Bu ne?” diye düşündü yılların Hâkimi. “Bu nasıl bir zayıflık. İskeletinin üstüne sadece deri geçirilmiş gibi. Vah zavallıcık. Hemen doktora göndermeliyim.”
Farkında olmadan alnını ovaladı. Sakin bir sesle konuşmaya gayret etti:
“-Ninem, sen galiba yanlış geldin. Ben doktor değilim. Ama merak etme, sana yardım edeceğim. Doktora telefon edip…”
İhtiyar kadın kendinden beklenilmeyen bir cesaretle zayıf, buruş buruş ellerini hemen Hâkimin elinin üstüne koydu, neredeyse nefes almadan konuştu:
“- Dur Beyim, Allah rızası için önce beni dinle. Sor bakalım bu zavallı bebenin annesi kim?”
Sonra Hâkime beş on saniye derin bir kederle baktı, ardından akan gözyaşlarını başörtüsünün ucu ile silip sustu.
Hâkim çok farklı bir durumla karşılaşmakta olduğunu, vahim olayları dinleyeceğini anladı. İhtiyarın gözlerinde gördüğü o umarsız, ıstırapla dopdolu çırpınış ile irkildi. Farkında olmadan konuştu:
“-Bu bebeğin annesi her kimse hiç bakamamış bu yavruya. Kim annesi?”
Yaşlı kadın elini sımsıkı tuttuğu küçük kızı çekiştirip omuzundan tuttu, silkeledi:
“- Aha bu zavallım, dedi. Bu, bu! Keşke doğurmasaydım da kara yere girseydim. Erkek olur diye doğurdum. Allah kız verdi. Verdi de belamızı da verdi.”
Mübaşir de kendini çok tecrübeli sayan, hiçbir şeye şaşırmayacağını sohbetlerinde anlatan Hâkim de bu defa çok şaşırdı. Zira kendisi çocuk olan kızcağızın görüntüsü ile annelik nasıl da birbirine tersti...
Ama küçük kız hiç oralı olmadı, boş gözlerle kürsüye bakmaya devam etti.
“-Sakin ol ninem,” dedi Hâkim. “Sana yardım etmek için elimden geleni yapacağım. Ama… Şu meseleyi baştan bir anlat. “
Yaşlı kadının anlattığına göre ilçenin en uzak köyünde, dağ silsilesinin eteğindeki küçük köyde yaşıyorlardı. Yaşlı karı kocanın üç kızı vardı. İkisi evli idi. Ortanca kızı şehirde bir esnaf ile evliydi, iki çocuğu vardı.
Ninenin kocası hep erkek çocuk istemiş, ama yaşları geçkin olduğu için üçüncü kızdan sonra çocuğa kalamamıştı.
Aslında üçüncü evladı güzel, neşeli hayat dolu, azıcık da tombul ama çok hareketli bir kızdı. Tam genç kızlığa adım atmıştı ki bir gün sabah kalkınca deliler gibi ağlamaya başlamış, odaya kapanıp üç gün dışarı çıkmamıştı.
O günü çok iyi hatırlıyordu: Ortanca kızı ile şehirli damadı, iki torunu misafir gelmişti. Akşam yemeğinden sonra nine kocasıyla uzakta olan tek tarlalarına ektikleri sebzeleri sulamaya gitmiş, saatlerce su sırası beklemişti.
Sabah kalkınca küçük kızının neredeyse ulumaya dönen çığlıklarını duymuşlar, herkes yanına koşuşmuştu. Her kafadan bir ses çıkarken damat “geçer, gençliğe adım atıyor. Yok bir şeyciği. Bırakın kendi başına. Ağlamaktan kimse ölmüyor. Elleşmeyin, konuşmayın.” deyip onları ferahlatmıştı.
Damat şehirliydi, mektep yüzü görmüştü. Elbette bir bildiği vardı. Ona uymuşlardı. Ama geçmemiş, ağlaması birkaç gün sürmüş, yemeyi, içmeyi kesmişti. Odadan dışarı çıktığında ruh gibiydi. Sorulan soruları duymuyor, konuştuğu zaman kekeliyordu.
Aradan geçen günlerde az da olsa yemeğe başlamasına çok sevinmişti. Ama bir ay sonra kusmaya, sonra karnı büyümeye başlayınca dehşete kapılmıştı. Küçük kızı hamileydi.
Kızın boğazına çöküp avaz avaz bağırmış, “bu haltı kiminle yedin edepsiz, utanmaz“ diye başlayıp bildiği hakaret sözlerini sıralamıştı. Kız yine bağıra bağıra ağlamaya başlamış ama hiçbir şey söylememişti.
Kıza bin bir türlü işkenceler yapıp kendinden ağır yükleri taşıtmış, yükseklerden atlatmış, yere yatırıp karnını çiğnemişti. Ama “o lanet olasıca veled-i zina” bir türlü düşmemişti, her geçen gün karnı büyüyordu.
Kimseler duymasın diye küçük odaya hapsetmiş, dışarı çıkmasını yasaklamıştı. Eve gelen olursa da soranlara bin bir yalan söyleyip başından savmaya çalışıyordu.
İyice ihtiyarlayan kocasına “delirdi, kendi kendine konuşuyor. En iyisi odadan çıkmasın. Kilitli tutalım kapıyı” demişti.
Adam zaten üçüncü doğumda erkek beklerken kız olunca yavrusunun yüzüne bile bakmamış, kaderine razı olan mutsuzlardan olmuştu.
Kendisi de artık cehennemi yaşıyor, ”köy yerinde sittin sene konuşulacak bir işi başına getirdi bu rezil” deyip hapsettiği odaya gidip bir zamanlar uykusunda öpüp kokladığı küçük kızına durmadan zulmediyor, aynı soruyu sorup duruyordu:
“-Allah’ın belası! Söyle! Babası kim? Kimden peydahladın?”
Ama kızının ağzından tek bir cümle çıkmıyordu.
Havalar iyice soğumuş, artık kış başlamıştı. Kızın karnı da iyice büyümüştü. Sancılarının arttığı o dondurucu gecede soğuk odada kızına doğum yaptırmaya gönlü elvermemiş, ahıra götürmüş, büyükbaş hayvanların sıcaklığında doğum başlamıştı. Kızının çığlıklarını önlemek için eliyle ağzını kapatıp durmuştu.
Kız acılar içinde doğum yapmaya çalışırken içinden bebek ölü doğsun diye ne dualar etmişti. Ama dileğinin aksine çok zayıftı, küçücüktü ama canlıydı bebek.
Gözyaşları içinde ağlayan bebeğe birkaç dakika bakmıştı. O an büyük çelişkiler yaşamıştı. Az evvel ölü doğsun diye dualar ettiği, çenesi tir tir titreyen bebek cılız sesiyle ilk çığlıklarını atıp o küçücük bedeniyle kıvranıp durmuş, hayatta kalabilmek için sanki ondan yardım istemişti.
Hayretle düşünmüştü, mademki canlı doğmuştu, demek ki Allah yaşamasını istiyordu.
Hemen onu eski bezlere sarıp kızının göğsüne uzatmak istemiş ama o bebeği şiddetle itip nefretle bağırmıştı:
“-Çek üstümden şu iğrenç sülüğü, çek şu baş belasını. Çek! Çek!”
Büyük bir şaşkınlık içinde kızına bakakalmıştı. Günlerce ağzından bir kelime duymayıp avaz avaz ağlayıp çığlıklar atan kızı büyük kadınlar gibi konuşmuştu.
Kız ardından yorgun elleriyle olabildiğince hızlı davranıp kirli, eski elbisesinin cebinden bir şey uzatmış, yılgın sesle konuşmuştu:
“- Al bunu, tak şu pis sülüğün boynuna. Hangi rezilin çocuğu olduğu anlaşılsın.”
Farkında olmadan uzanıp aldığı şey şehirli damadın boynunda gördüğü bir gümüş zincirdi, orta yerinde adının dökme harflerle yazılı olduğu o gümüş zincir…
Dehşet duygusu ile donup kaldığını, aklına gelen şeye asla inanmak istemediğini hatırlıyordu. Hırsla bağırmıştı kızına:
“-Nereden buldun bunu rezil?”
Kız ona uzunca bir süre bakmış, ardından yüzü nefretle kasılmış, sadece bir kaç cümle kurmuştu:
“- Hani o su sulama sırası beklediğiniz gece… Üstüme çullanınca o şehirli enişte, boğuşurken boynundan koparmışım. Elimde kalmış.”
Beyni durmuştu sanki. Sadece bir şeyi düşünebilmişti o an: “Ya yalan söylüyorsa? Ya çalmışsa? Ama nasıl çalacak ki? Boynunda duruyordu. Kancalıydı. Ama niye şimdiye kadar söylemedi?”
Hemen sormuş, kan revan içindeki küçücük kızından aldığı son cevapla içi nasıl da acımıştı:
“-Eğer ölü olsaydı ağzımı açmayacaktım. Sen nasıl olsa benim deli olduğumu herkese söyledin. Kimse de bilmiyor bu belanın başıma geldiğini. Öyle yaşardım, deli deli…”
Şaşkın şaşkın kızına bakıp düşünmüştü: “Büyük kadınlar gibi konuştu. Yavrum, nasıl da büyüdü bu felaketle. “
Ardından büyük bir acıyla kızının neler yaşadığını, kendisinin de ona neler yaşattığını hatırlayınca kanlar içinde gübrede yatan o küçücük kadına sarılmak istemişti. Ama kızı çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştı:
“-Çek ellerini, çek o sopalı ellerini! Git buradan. Al o sülüğü, git, git! Annem öldü benim… Çık git!”
O küçük bebeği kaptığı gibi merdivenlerden üst kata çıkmış, kocasıyla burun buruna gelmişti. Adam elindeki bebeği görünce dehşet içinde kalmış, sonra deli bakışlarla onu süzmüş, olanı hemen anlamıştı. Ayakta duramamış, yere çökmüş, beş altı dakika hiç konuşmamıştı. Başını ellerinin arasına alıp düşünmüş, kimin yaptığını öğrenince fısıldamıştı adeta:
“-Kadın sus, kimselere söyleme. Git yıka şunu. Kız nerede? Bir çaresine bakacağız elbet.”
Aradan geçen birkaç gün içinde kızı zorla odasına götürmüş, yıkayıp paklamıştı. Küçük kız o günden bugüne kadar tek kelime etmemiş, bebeği de yanına sokmamıştı.
İşin kötü tarafı bebeğin saklanmasının daha zor olması idi. Ağlamaması için devamlı uyutuyor, günde çay kaşığı ile bir-iki fincan sütü zorla içiriyordu. Bebek de sanki ölümü ister gibiydi. Az olan iştahı günden güne iyice kapanıyordu.
İhtiyar adam zaten zayıf olan bebekle kızının iskelete dönmeye başladığını görünce korkuya kapılmış, o son akşam karşısına geçip konuşmuştu:
“-Kadın! Bunların hali fena. Nasıl olsa bu iş ortaya çıkacak. Ölürlerse bizi suçlarlar. Aç bırakıp öldürdüğümüzü söylerlerse, bu yaşta hapislerde çürürsek… Çok düşündüm, en iyisi devlete sığınalım.”
Uzun uzun konuşmuşlar, Nine ertesi gün kızı da bebeği de alıp adliyenin yolunu tutmuştu. Şimdi Hâkimin karşısındaydı.
Tecrübeli Hâkim ninenin sözünü hiç kesmeden, soru sormadan dinledi onu. İhtiyar kadın kimi zaman hıçkırıklarla, göz yaşlarını ellerinin teriyle silerek, kimi zaman hızlı hızlı, hınçla kelimeleri ard arda dizerek konuştu. Sonra birden sustu.
Kederle ona baktı Hâkim, sonra da eski tahta kürsüyü boş gözlerle seyreden kıza. “Ah zavallı, çaresiz, günahsız yavrucak,” diye düşündü. “Kimse sana sahip çıkmamış, anlamak bir tarafa, kimse seni insan yerine koyup konuşmamış. Annen bile. Ah o küçük yüreğin bu acı yükü, bu korkunç saldırıyı nasıl kaldırsındı ki.”
Derin bir nefes alıp üzüntüyle konuştu:
“-Şimdi beni dikkatle dinle Ninem. Hemen Doktor Beye telefon edeceğim. O size yardım edecek. Ama önce bana anlattıklarını Savcı Beye anlatacaksın. Bu görev onun. Ben bir müzekkere ile ona durumunu yazacağım. Savcı Bey ifadeni alacak. Sakın çekinme, her şeyi anlat, korkma.”
Mübaşir yazılan müzekkereyi tutulan tutanakla birlikte alıp nine ile küçük kızı, tekrar bohçaya sardığı bebeği Savcının odasına götürdü. Alınan ifadenin arkasından Sağlık Ocağına sevki yapıldı.
Bir saat sonra Doktor üzüntü ile Hâkim’e telefonda diyordu ki:
“-Hâkim Bey, çok geç kalınmış bir vak’a. Fetal gelişme geriliği ile doğmuş, şimdi de büyüme geriliği had safhada. Bu bebek adeta ölmek istiyor. Yemek yeme refleksi de durmuş vaziyette. Kusuyor. Öyle zannediyorum ki birkaç gün içinde kaybedilir. Onun için hastaneye sevk ettim. Telefon edip derhal ambulans istedim. Kıza gelince… Gerçekten çok üzüldüm. Birkaç ilaç verdim. Eğer tesir etmezse hastaneye, ruh ve akıl hastalıkları bölümüne yatırmak gerekecek. Ah bu hainlik ve elbette cahillik. Kız tecavüze uğramış. Bir de annenin zulmü… Çözülmüş gariban. İnşallah toparlanır.”
Birkaç saat sonra bebeği hastaneye götürmek üzere ambulans geldi. Nine ile küçük kızı da ambulansa bindirmek isteyen erkek görevli kızın kolundan tutunca kız kendini yere atıp avaz avaz bağırmaya, adeta ulumaya başladı.
Nine kızının üstüne abanıp dedi ki:
“-Yapmayın. Aklı başında değil. Bebeğe bakacak hali yok. Eve götüreyim onu. Odasında susar.”
Ambulans bebeği alıp gitti. Ana kız da köyün son minibüsüne bindiler. Küçük kız hâlâ çırpınmasına, çığlık çığlığa bağırmasına devam ediyordu.
Ertesi gün İlçe Savcılığı şehrin Nöbetçi Savcılığına bir müzekkere yazıp şehirli eniştenin kimliğinin tespitinin yapılarak küçük kıza tecavüz suçlaması ile ifadesinin alınmasını istedi.
On gün sonra polis şehirli enişteyi Nöbetçi Savcının karşısına dikti. Enişte suçu şiddetle inkâr edip iftiraya uğradığını, eşinin ailesinin kendisini sevmediğini söyledi.
Savcılık yazısıyla polis tarafından hastaneye götürülüp kan vermek zorunda kaldı. Eve döndüğünde ilk yaptığı şey deli gibi içeri girmek, karısını saçlarından sürükleyip kafasını duvarlara vurmak oldu.
Şaşkın kadını tekme tokat döverken bas bas bağırıyordu:
“- Rezil oldum! Ahlaksız bacın piç doğurmuş. Şimdi beni suçluyor. Hemen köye gideceksin. Şikâyetten vaz geçsinler, bana iftira attıklarını söylesinler. Yoksa boşarım seni, iki çocuğunu ömür boyu göstermem. Git hemen. Çık git! Dediklerimi yapmadan buraya dönme.”
Zavallı kadın köyün son dolmuşuna bindiğinde hâlâ burnu kanıyordu. Köye ulaşıp eve girer girmez annesinin kollarında bayıldı.
Sonra nine durumu anlattığında annesine inanmadı. Ancak o mahut zinciri görünce bütün ümitleri kırıldı. Ama çocukları gözünün önüne geldi. Evliliğini kurtarmak zorunda olduğunu düşündü. Annesinin ellerini yakaladı, ağlayarak yalvardı:
“-Anam, ah anam! Ne olur ne olur! Ayağının altını öpeyim, vaz geçin. İftira attık deyin. Çocuklarımı göstermeyecek bana.”
Nine göz yaşları içinde baktı kızına. Başını iki yana salladı:
“-Olmaz yavrum, Savcı Bey dedi ki bu devletin davasıymış. Biz vazgeçsek de devlet vazgeçmezmiş.”
“-Ana nereden bilecekler ki, dedi kız ümitle. Kardeşim de inkâr ederse…”
“- Yavrum, diye cevap verdi nine. Olmaz. Bebekten hemen kan alacaklarını söylediler. Kocan olacak o kör olasıcadan da almışlar, söyledin. İkisinin kanı tutarsa…”
O gece yarısı nine yorgunluktan uykuya dalınca ortanca kız yavaşça yatağından kalktı, karşı odada kiler olarak kullandıkları, küçük kızın odasına girdi.
O odada ne konuşulduğu hiç bilinemedi…
Ama…
Ama….
Ama sabahleyin küçük kızını ahırda gören nine boğazı yırtılırcasına bağırıp ellerini dizlerine vurmaya, yüreği yanarak ağlamaya başladı. Zira küçük kız tavandaki merteğe bağladığı iple kendini asmıştı, ufacık, morarmış ayakları buz gibiydi. Başı bir tarafa kaymıştı. İskelete dönmüş çocuk vücudu iyice küçülmüştü.
Aradan bir hafta geçmeden bebeğin ölüm haberi geldi.
İhtiyar adamın yorgun yüreği bunları kaldıramadı ve ani göğüs ağrısıyla yere yıkıldı. Nine bir bardak su getirene kadar ötelere geçiverdi.
Ninenin şehirli damadının kanı bebeğinki ile yüzde doksan dokuz uyuştu.
Ve…Şehirli enişte hapiste iftiraya uğradığını yana yakıla anlatmaya başladı.
Böylece dünyada kısa bir mola veren o küçük bebek ile o küçük kız bu yaşadıklarının hangi sebeple olduğunu bilemeden hayat yolculuklarını bitirip ötelere geçiverdiler.

















