Dünya, haritalar üzerinde cetvelle çizilmiş keskin çizgilerden ibaret sanılırken, aslında o, çizgilerin üzerinden sızan kanın, tozun ve dilsizliğin hikâyesini barındırıyordu. Mürekkebin tayin ettiği bu düzenin içinde, payına sadece yok sayılmak düşenler de vardı. Kadın, pek çok coğrafyada bir sızıydı. Kimlik kartlarının soğuk beyazlığına hiç sığmamış, mühürlerin resmiyetine hiç değmemiş bir hayalden ibaretti.
Fatima’nın öyküsü de böyle başlıyordu.
Fatima kırk yıl önce bir sınırdan diğerine “emanet” bir yük gibi bırakıldığında, aslında varlığını o sınır telinin üzerinde unutmuştu. Paslı tellerin rüzgârla çıkardığı o ince ses, sanki onun adıydı artık. O günden sonra kimse onu çağırmadı; yalnızca rüzgâr, kum ve gece çağırdı. Resmi kayıtlarda olmayan, toprağın ise ancak acısıyla tanıdığı bir gölgeydi. Şimdi bedeni, bir ülkenin siyasi felci gibi taş kesilmiş; ne geride bıraktığı vatanı var ne de içinde “yok” sayıldığı topraklar ona bir isim lütfetmiş... O, sınırın iki yanındaki “efendilerin” savaşında, kâğıtsız, mühürsüz ve dilsiz bir anıt. Fatima’nın elleri yıllar boyunca çorak toprağı eşeledi. O toprak bazen ekmek verdi, bazen sadece keder. Toprak her defasında ona aynı şeyi fısıldadı: “Sen varsın.” Oysa devletlerin dili başka bir şey söylüyordu: “Sen yoksun.”
Ve kızı Zahra...
Gözleri yeşil bir vaha gibi parlayan ama o vahada çiçek gibi açmasına izin verilmeyen çocuk-kadın... Gözlerinin içinde saklı küçük bir bahar vardı; fakat o baharın üstüne hep ağır bir kış indirildi. Onun dünyasında “oyuncak” kelimesi hiç yer almadı. Taşlar vardı, su bidonları vardı, sırtına erken yüklenen sorumluluklar vardı. Küçük elleriyle önce kardeşlerini, sonra yaşlı bir anneyi, sonra da umutsuzluğu taşımayı öğrendi. Zahra, çocukluğunu bir sabahın seherinde kaybetti. Kimse fark etmedi. Çünkü bu coğrafyada çocukluk, sessizce toprağa gömülen en sıradan şeylerden biridir. Geceleri, çadırın ince bezinden sızan ay ışığı yüzüne vurduğunda, Zahra bazen hayal kurardı. Hayallerinde sınırlar yoktu. Teller yoktu. İnsanların isimleri vardı, kimlikleri vardı ve kadınlar gölgeler gibi değil, güneş gibi yürüyordu. Ancak sabah olduğunda o hayaller rüzgârla birlikte uçup giderdi. Zahra’nın uyanıp gözlerini açtığı bu gerçeklik, masalarda çizilen o sert çizgilerin ve devasa hırsların ördüğü bir hapishaneydi.
Ortadoğu, küresel güçlerin satranç tahtasında bir kan gölüne dönerken en çok o kimliksiz kadınların çığlığı boğuluyor… Çünkü savaşın dili gürültülüdür, ama kadınların acısı çoğu zaman sessizdir. Emperyalist ve feodal duvarlara kadar uzanan bu kuşatmada kadın; politikanın nesnesi, savaşın ganimeti, geleneğin ise kurbanı haline getiriliyor. Erkeklerin çizdiği sınırlar, en çok kadınların hayatını bölüyor. Bütün bu yıkıntıların arasında, Fatima’nın nasırlı ellerinde hâlâ bir sıcaklık var. Zahra’nın gözlerinde hâlâ sönmeyen küçük bir ışık… Bu topraklarda kadınlar bedenlerinde yalnızca acıyı değil, direnci de taşıyor.
8 Mart, bu tozun ve kanın içinden başını kaldıran kadınların günüdür. Hayal kurması elinden alınmışların, birey olmaya layık görülmemişlerin, ağır bir hayatı sırtında taşıyanların günüdür. Ve belki bir gün, sınır telleri paslanıp toprağa karıştığında, Fatima’nın adı bir rüzgârda yeniden duyulacak. Zahra ise o gün ilk kez bir çiçek edasında yeşerecek. O gün geldiğinde dünya, rüzgârda saçlarını savuran kadınların rengine boyanacak.















