Kadının varlığı, tarih boyunca ya kutsanmış ya da lanetlenmiştir. Bazen anneliği, sadakati ve fedakârlığıyla yüceltilmiş; bazen de bağımsızlığı, isyanı ve özgürlüğüyle cezalandırılmıştır. Aslında tarihsel süreçte toplumun gözünde iki uç nokta vardır: “Makbul” kadın ve “maktûl” kadın.
“Makbul” kadın, toplumun kabul ettiği, onayladığı, hatta ödüllendirdiği kadındır. Sessizdir, uyumludur, kurallara uyar. Önceliği ailesidir, kendini evine ve çocuklarına adar. Eşine itaat eden, toplumsal beklentileri eksiksiz yerine getiren bu kadın, “makbul” kabul edilir. Çünkü o, düzeni bozmaz. Hayallerini, arzularını, bireysel mutluluğunu bir kenara bırakır. Onun mutluluğu, kendisine sunulan çerçevenin içinde kalmakla mümkündür. O, “iyi” bir kız evlattır, “iyi” bir eştir, “iyi” bir annedir. Onun sesini duymazsınız, çünkü sesi yükselemez.
Peki ya “maktûl” kadın? O, “makbul” olmayı reddeden, kendi yolunu çizmeye çalışan, hayallerinin peşinden giden kadındır. “Maktûl” kadın, toplumun ona biçtiği rolleri kabul etmez, itaat etmez, boyun eğmez. Kendini keşfetmek, hayatı kendi istediği gibi yaşamak ister. Çalışır, üretir, bazen evlenmemeyi seçer, bazen anne olmamayı... Özgürlüğünü savundukça, “makbul” olmaktan çıkar ve bir tehdit olarak görülmeye başlanır. İşte tam burada “maktûl” ilan edilir, dışlanır, ötekileştirilir. O, artık toplumun gözünde “kötü”dür, çünkü kendi benliğini ortaya koymuş ve toplumun kurallarını çiğnemiştir.
Toplum, “makbul” kadını överken, “maktûl” kadını cadılaştırır. Onu asi, kibirli, “yoldan çıkmış” olarak yaftalar. Hikâyeler, efsaneler, gelenekler hep aynı mesajı verir: “Eğer toplumun kurallarına uymazsan, cezalandırılırsın.”
Ama şu soruları sormak gerekir: Kadın neden ya “makbul” ya da “maktûl” olmak zorunda? Neden bir kadın hem fedakâr hem özgür, hem sevgi dolu hem güçlü, hem anne hem birey olamaz? Kadın neden iki kutup arasında sıkıştırılır?
Bedeli ağır olan bu yolculuklar için belki de çözüm, kadınların bu ikili kalıpların dışına çıkıp kendi kimliklerini özgürce inşa edebildikleri bir toplum yaratmalarıdır. Ancak o zaman, kadınlar “makbul” ya da “maktûl” olmadan sadece kendileri olabilirler.
Kadın, bir bireydir ve kendi hayatını yaşama hakkına sahiptir. Kadın, hayallerini feda etmek zorunda değildir. Kadın, kendi benliğini ortaya koyduğunda, sadece kendisi olur. Ve belki de toplum, kadını olduğu gibi kabul etmeyi öğrendiğinde, gerçek anlamda bir değişim başlayacaktır.
*Kadına Sus Payı: Altın Prangalar
Bir kadının yaşadığı şiddeti, gördüğü zulmü unutması, daha doğrusu unutur gibi yapması için önüne konan sus payı, altın prangalar… Ne acıdır ki bu, toplumun bazı kesimlerinde kadına yönelik şiddetin her türlüsünün üstünün örtülmesi için bir gelenek olarak sürdürülüyor…
Feodal toplumda evlenen kadına kilolarca altın takmak, yaygın olan maddi bir gelenektir. Bu sadece bir düğün ritüeli değil, aynı zamanda kadın bedeni üzerinden sergilenen feodal bir güç gösterisidir. Son yıllarda ana akım medya ve sosyal medya alanlarına yansıyan tepsiler dolusu altın takılarla donanmış gelinler, şatafatlı düğün görüntüleri, aslında kadının “değerini” maddi açıdan ölçmenin aracı haline geldi.
Feodal yapı, kendi “ihtişamını” ve “gücünü” kadının bedenine yüklediği kilolarca altın ile görünür kılarken, kadınlar da bu ağırlığın içinde kendilerini “önemli” ve “değerli” hissetmeye koşullandırılmaktadır. Ancak bu, gerçek bir değer hissi midir, yoksa feodal sistemin kadınları susturma ve “sahiplenme” biçimi mi? Tartışılır!
Böyle bir gelenekle evlenen kadınlar (çoğu üniversite mezunu) gerçekten mutlu mu, değerli mi? Şiddet görse de, canı yansa da, ruhu paramparça olsa da, “iki aileyi zor durumda bırakmamak” adına susturuluyor… Kendi ailesi tarafından, eşinin ailesi tarafından, hatta kimi zaman kendi “iradesi” tarafından…
Toplumumuzda kadına yönelik şiddet, yalnızca fiziksel darbelerden ibaret değil. Ruhsal baskılar, ekonomik kısıtlamalar, psikolojik manipülasyonlar, sosyal dışlanma gibi birçok farklı biçimi var... Ancak en acı olanı, kadının kendi ailesi tarafından susturulması… “El âlem ne der?” kaygısıyla, “Çocukların var, yuvan dağılmasın” diyerek veya “bizi rezil etme” baskısıyla kadınlar susmaya, acılarını içlerine atmaya mahkûm ediliyor...
Oysa şiddetin hiçbir bahanesi olamaz. Ne gelenekler, ne töreler, ne de maddi çıkarlar bir kadının can güvenliğinden daha değerli değildir. Kadının hayatını tehlikeye atan bir evliliğin sürdürülmesi, yalnızca daha büyük felaketlere davetiye çıkarmaktır. Bu yüzden şiddeti meşrulaştıran sus payı (altın prangalar) kültürünü yıkmak, hem bireylerin hem de toplumun ortak sorumluluğudur.
Kadınları susturmak yerine onları konuşturmalı, onları koruyacak sistemleri güçlendirmeli ve en önemlisi şiddeti önleyecek eğitim ve farkındalık çalışmalarına ağırlık vermeliyiz. Gerçek adalet, kadını susturmak değil, ona hak ettiği değeri vermekle sağlanır.
Unutulmamalıdır ki, altın prangalar kadınları yüceltmez! Asıl değer, kadınların varlığına gösterilecek saygı, sevgi ve sahip olacağı şiddetsiz yaşamdır.


















