Yaklaşık dört yıldır saçımı boyamıyorum. Beyazlarım var, hem de saklanamayacak kadar çok... Entelektüel çevrem “karizmatik duruyor” derken, geleneksel algılara sahip bir kesim ise “yazık yaşlandın mı ya”, “neden saçını boyamıyorsun”, “beyazlar hiç yakışıyor mu sana?” gibi anlamsız yorumlar sıralıyorlar. Onlar bunu kusur sanıyor, çünkü onlara öğretilen kültürel kodlar böyle buyuruyordu. Üstelik günümüzde erkeklerden çok, kimi kadınlar bu kodların savunucusu haline gelmiş durumda… Oysa “kusur”u saklamamak ve bugünlerde doğal olanı korumak, en pahalı estetik operasyonlar karşısında çok değerli bir tavır…
Bugün etrafımıza baktığımızda yeni bir inşaat furyası görüyoruz: beden inşası. Tırnaklardan dudaklara, çeneden kalçaya kadar herkesin yüzü ve bedeni, “ideal” kabul edilen bir şablona göre yeniden şekillendiriliyor. Bu hâl, sanki güncellenmiş bir yazılımın üzerine yüklenmesi gibi fakat herkesin versiyonu benzer. Ortaya çıkan şey: tek tipleşmiş bedenler.
* Güzellik Endüstrisinin Yakıtı: Eksiklik Hissi
21. yüzyılın en büyük “güzellik müteahhitlerinden” biri Kardashian ailesi oldu. 2000’li yılların ilk yarısında ortaya çıkan “Kardashian modeli”, kadınlara şu estetik kodları dayattı: Dolgun dudaklar, belirgin elmacık kemikleri, ince burun, kum saati vücut ölçüleri… Kardashian ailesi, kozmetik ve moda başta olmak üzere birçok sektörü küresel ölçekte pazarlamayı başardı ve kadın bedenine dair algıyı daha da sorunlu hale getirdi. Bugün bu model, dünya genelinde kopyalanabilir bir şablona dönüşmüş durumda, hatta zamanla kendi içinde de başkalaşarak farklı varyasyonlar üretmeye devam etmekte…
Moda sektörü, kozmetik devleri, estetik cerrahlar, influencer ekonomisi… Hepsi, “bir sonraki ürün, bir sonraki operasyon seni tamamlayacak” vaadiyle çalışıyor. Yani bugünün “ideal yüzü” yarının “modası geçmiş” yüzü olmak zorunda...
Bu sektörler kadınlara “bedenine yatırım yap” algısını inşa ederken, aslında milyonlarca kadını kendi bedenini yetersiz hissetmeye zorluyor. Dolayısıyla bu his, estetik endüstrisinin en değerli yakıtı oluyor.
Sosyal medyada, sokakta, kırmızı halıda… Hep aynı yüz, aynı bakış, aynı mimik... Hatta eller bile aynı, protez tırnak formu bile globalleşti. Moda, artık farklı olmak için değil, benzer olmak için var…
Bedenini sürekli değiştirme ve “mükemmel” hâle getirme çabası, aslında derin bir ruhsal boşluğun dışavurumudur. Bugün birçok kadın, aynada gördüğü yüzü “yeterli” bulmuyorsa bunun ana nedeni, içsel olarak kendini yeterli hissetmemesidir. Sosyal medyanın bitmeyen kıyas kültürü, beğeni sayılarının değer ölçüsü hâline gelmesi, kadınların kendiyle barışmasını neredeyse imkânsız hale getirmektedir.
Bu boşluğu doldurmak için başvurulan estetik operasyonlar, güzellik işlemleri, diyetler… Bunlar kısa vadeli bir tatmin sağlıyor evet, ancak bir parfümün uçucu kokusu gibi etkisi geçince “eksiklik” hissi yeniden başlıyor. Böylece “kendini yenileme” adı altında sonsuz bir tamir döngüsüne giriliyor.
Burada asıl sorun, aynanın veya etraftakilerin gösterdiği bedene değil, onun arkasındaki insana bakamamaktır. Çünkü insan ne kadar kabuğunu değiştirirse değiştirsin, ruhsal boşluğunu ancak içsel güç, içsel anlam ve kendini kabul duygusu ile doldurabilir. Ki belki de bu yüzden, en pahalı ve iddialı estetik işlem bile o huzuru sağlayamıyor.
*Peki ya kendin kalmak? Kalabilmek direnişi…
Elbette bu yorumlarım estetiği tamamen reddetmek anlamına gelmiyor, aslında önerdiğim şey, tek tip bir şablona uymamak… Yerel ve kültürel güzellik anlayışlarını yaşatmak, filtre ve photoshop kullanılmamış fotoğraflar paylaşmak, hazır modayı takip etmek yerine kendi tarzını oluşturmak, gençlere gördükleri bedenlerin çoğunun endüstriyel üretim olduğunu öğretmek, çok daha anlamlı olacaktır.
Hâl böyleyken doğallık artık bir tavır, bir direniş, bir tarz hâline gelmeye başladı. Bu çağın en büyük lüksü, nevi şahsına münhasır yaşayabilmek oldu. İşte beyaz saçlarımı sevmemin sebebi de budur. Onlar bana varoluş sancılarımı, benliğimi, hikâyemi, özgünlüğümü ve bedenimi kimseden kopyalamadığımı hatırlatıyor.
Michel Foucault’un dediği gibi “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa, orada kimse yok demektir.”


















