7 Ekim 2023’ten itibaren İsrail’in Gazze’ye yönelik sürdürdüğü katliam, insan hakları ve uluslararası hukuk normları açısından eşi benzeri görülmemiş bir yıkım sürecine dönüştü. Gazze, artık bir savaş alanı değil, Filistin halkının yok edilmesine sahne olan kapalı bir ölüm laboratuvarı haline geldi.
Gazze’de yalnızca bombalar patlamıyor, aynı zamanda halkın su, gıda, ilaç ve enerjiye erişimi engelleniyor. İsrail hükümeti Gazze’de temel yaşam kaynaklarının girişini önleyerek, milyonlarca sivilin yaşama hakkını sistematik biçimde yok etmektedir. Bu durum uluslararası literatürde “açlığın silahlandırılması” (weaponization of hunger) olarak adlandırılmaktadır.
Varlığını her geçen gün daha çok sorguladığımız BM’nin fiili bir yaptırım gücünün olmaması ve pek çok devletin İsrail’e açık desteği, bu suçların cezasız kalma riskini de güçlendirmektedir. Bununla birlikte Batı medyasının büyük bölümü, yaşananları hâlâ “iki taraflı çatışma” çerçevesinde sunmakta ısrar ediyor. Oysa ortada İsrail’in Filistin halkını siyasi, ekonomik ve fiziksel olarak haritadan silmeye dönük savaşı var... Dolayısıyla “hümanist, zengin ve seçkin” devletlerin sessizliği, hem siyasi çıkarların hem de ahlaki çöküşün göstergesidir.
Söz konusu devletler “medeniyet” kavramını öne çıkarıp kendileriyle övünürken, Gazze’de insanlar hayatta kalmak için kaldırım taşlarının arasına dökülen un tozlarını toplamaktadır. İnsanlık ayıbı olan bu durum, aynı zamanda küresel uygarlık iflasının belgesidir.
Bu körlük halinin, suskunluğun ve umursamazlığın temsilcileri arasında bir isim var, beni en çok düşündüren… Sara Netanyahu.
Sara Netanyahu, her fırsatta İsrail’in “savunma hakkını” dile getiriyor, Holokost’a vurgu yapıyor, ancak eşi Binyamin Netanyahu’nun kanlı politikalarını sorgulamak yerine, onu koşulsuz destekliyor… Açlığa ve ölüme mahkûm ettikleri Gazzeli çocuklara bakmıyor, onları görmüyor, duymuyor...
Hâlbuki tarihsel süreçte pek çok First Lady, insanların yararını gözeterek eşlerinin uyguladığı yanlış politikaların önüne geçme ya da en azından onları dizginleme noktasında sorumluluk üstlenmiştir. Kimi zaman vicdani sınırları hatırlatmayı kendilerine görev edinmiştir. Ancak Sara Netanyahu, İsrail eski başbakanı Golda Meir’in tutumunu bile gölgede bırakan bir kindarlıkla, kibirle ve siyasi hırsla hareket etmektedir.
Sara Netanyahu, söylemleriyle bu kanlı düzenin taşıyıcı sütunlarından birine dönüşmüş durumda… Gazze’de yüz binlerce sivil açlığa ve ölüme terk edilirken o, televizyon programlarında eşinin “ne kadar güçlü ve kararlı” olduğunu anlatmakla meşgul...
Elbette bu saatten sonra kimse ondan merhamet beklemiyor!.. ama en azından kendisi de bir anne olarak, çocuğu açlıktan ölmesin diye yerlere saçılan un tozlarını toplayan Filistinli annelerin gözlerinin içine bakabilir mi? Buna cesaret edebilir mi?
Hayır!..
O, rengârenk kıyafetleriyle, “mutlu ve örnek aile” pozlarıyla kameralara gülümserken, Filistinli anneler çocuklarının cansız bedenlerini taşıyor.
O, eşinin yanında diplomatik masalarda rol keserken, Filistinli annelerin kucağı açlıktan ölen veya katledilen bebeklerle doluyor.
Filistinli annelerin gözlerinin içine bakmaktan korkan Sara Netanyahu, kendi halkının hafızasında belki bir kahraman olabilir. Ama kadın tarihinin vicdan terazisinde, o artık en ağır yüklerden biri... Bir annenin kalbine sırtını dönen başka bir kadın, hiçbir hikâyede saygıyla anılamaz.


















