Kadına yönelik şiddetin bilançosunun, istatistiklerden çok daha fazlası olduğu bilinmektedir. Şiddet, baskının, korkunun, yoksulluğun ve sessizliğin ortak adıdır. Her yıl bu haftada mesajlar paylaşılır, kampanyalar yapılır. Slogan atmaktan öteye gitmeyen bir performans dolaşır ortalıkta. Oysa yaşadığımız sorun yalnızca erkeğin kadına yönelttiği şiddetle sınırlı değil, kadının kadına yönelik şiddeti de varlığını göstermektedir.
Kadın dayanışmasının Türkiye’de sürekli konuşulmasına rağmen, bir türlü kök salamamasının nedeni biraz da burada yatıyor. Kısacası dayanışma, duyguların ötesine geçip icraata dönüşemiyor. Çünkü bunun gerçekleşmesi, sınıfsal farklılığı, kişisel çıkarları ve konforu karşısına almayı gerektiriyor. Biz ise çoğu zaman bunun yerine, makyajı bol, filtresi ağır bir sahte dayanışma hâli sergiliyoruz. Kadınların yan yana durur gibi göründüğü, fakat çoğunun gerçekten birbirini duymadığı ve anlamadığı bir kalabalık… Özellikle burada sembolik kız kardeşlik ifadesini kullanmak yerinde olacaktır.
Erkeğin kadına uyguladığı şiddeti konuşmak, hemen her gün yaptığımız bir eylem ve en azından ne ile karşı karşıya olduğumuzu net bir şekilde gösteriyor. Özetlersek “gücü” elinde tutanın zorbalığı!.. Peki ya kadınların birbirine yönelttiği şiddet nedir? Daha görünmez, daha sessiz ve çoğu zaman fazla “zararsızmış” gibi kabul edilen bir tür... Üstünlük kurma hâli, sınıfsal kibir, kendini daha “modern”, daha “medeni”, daha “bilgili” bulma hâli… Sanki bir başka kadının acısı, kendi hayatını hiç etkilemeyecek bir uzay parçasıymış gibi…
Türkiye’de kadın olmak, aslında her zaman sınıfsal bir meseledir. Çoğu zaman, özellikle sınıfsal farklılıkları yok sayıp, her kadına kendi penceremizden bakıyoruz. Bu noktada beni haksız görebilirsiniz, ancak vurgulamak istediğim şey şudur: Her kadın hayata aynı şartlarda ve aynı noktada başlamıyor. Aynı fırsatlara ve benzer şanslara sahip olamıyor. Bu faktörler hemcinslerimizce görmezden gelindiğinde, haliyle “dayanışma”yı da büyük bir yanılsamaya dönüştürüyor.
Neticede sosyal medyada “kız kardeşlik/dayanışma” naraları atarken, gerçek hayatta bir kadının yanında durmak, çoğu güçlü ve imkân sahibi kadın için hâlâ yorucu geliyor. Yalnızca slogan atmak ve sosyal medya platformlarında paylaşımlar yapmak, en kolay icraattır. Oysa gerçek dayanışma fedakârlık, zaman ve duygudaşlık ister. Sınıfsal konforundan vazgeçmeyi, sorumluluk almayı, ezber cümleler yerine gerçek riskler karşısında durmayı gerektirir. Aynı zamanda, bir kadının kendi bilgi birikimini ve yaşam tecrübesini katma değere dönüştürmesine vesile olabilme yürekliliğini göstermektir. Aksi halde “kız kardeşlik”, parlayan ama ısıtmayan, samimiyetsiz bir gösteriden ibaret kalır.
Nitekim “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” kapsamında bu hafta, turuncu aktivizmin ışığıyla konuşuyoruz ve paylaşımlar yapıyoruz. Oysa önemli olan gündelik hayatta, her gün kadınların birbirinin acısına, çaresizliğine ve karanlığına çözüm odaklı yaklaşmasıdır. Bir kadının başka bir kadına uzattığı el, aslında şiddetin karşısındaki ilk ve en hızlı koruma hattıdır.
Kadına yönelik şiddetle mücadele hareketi, ancak böyle bir zeminde mümkün olur. Çünkü acı ortak, kayıp da ortak... Fakat çözüm ortak değilse yol da tıkanıyor. Önemli olan, kadınların birbirine gerçekten destek olması, birbirinin geleceği için yol açması, birbirini yukarı çekmesi… Bunun yanında, ülkemizde hemcinslerinin hayatını kolaylaştıran kadınların yarattığı değişimin izleri de var, tamamen yok olmuş değil... Ancak bunlar sınırlı, nadir, sessiz ve görünmez...
Bu hafta, bir kez daha aynı soruyla karşı karşıyayız. Sembolik kız kardeşliğin bizi sürüklediği yüzeysellikten çıkıp, gerçek dayanışmaya hazır mıyız? Hazır değilsek yüz yıl daha, sadece konuşuruz ve hiçbir şey değişmez. Hazırsak o zaman sesimiz yalnızca gür değil, hür, samimi ve etkili de olmalı, en önemlisi de çözüm üretmeli!..
“Korkar, durur, gitmez
Köyün en son çitine
İnanır o sınırda dünyanın bittiğine.
Ünzile insan dölü
Bilinmezlere gebe
Sırların mihnetini
Yükleyip de beline.”


















