Kadının varoluş sancısı, ufukta patlayan bir fırtına gibi gürültülü değildir. Daha ziyade bir kar tanesinin sessizliğiyle birikir ruhun kuytularında. Bu sancı, sabahın ilk ışıklarıyla aynaya düşen o yabancı bakışta, boğaza düğümlenen ve yutkunurken can yakan yarım kalmış bir kelimede saklıdır. “Sonra” denilerek, tozlu raflara kaldırılan hayallerin üzerine çöken o ince kederde gizlidir.
Kadın henüz dünyaya ilk nefesini bırakmadan, onun çevresine beklentiler çiti örülür. Tebessümünün ölçüsü, kumaşının boyu, sesinin perdesi çoktan başkalarının zihninde bir kalıba dökülmüştür. Ondan bir kaya kadar güçlü olması istenir ama kendi yolunu çizmeye kalktığında, ona hemen “aykırı kadın” etiketi iliştirilir. Benliğini etrafındaki herkes için feda etmesi sonucunda, kendi içine karanlık kalması doğallaştırılır. Üstelik bu karanlıkta kaybolduğunda kimse onun yokluğunu fark etmez. Varlığı kabul görür, fakat kendisine çizilen o daracık odalarda “uslu” durduğu sürece…
Toplum kadını sever, ancak kadının en evcilleştirilmiş, en uysal ve “idare eden” halini... İtiraz bir “nankörlük”, öfke ise bir “histeri” olarak görülür. Kadına bu duygular yakıştırılmaz. Üstelik kadından, perdesi hiç kapanmayan bir tiyatroda başkalarının yazdığı replikleri okuması beklenir.
En keskin sızı ise kadının tercih kurbanı haline getirilmesidir. Ruhunu parçalara bölmesi istenir: Ya şefkatli bir liman olan anne, ya hırsın soğuk rüzgârıyla esen başarılı bir kadın. Ya zarif bir süs, ya iddialı bir düşman... Erkeğin omuzlarında birer “onur” madalyası gibi yan yana durabilen vasıflar, kadının tenine değdiği an birbirini zehirleyen prangalara dönüşür. Kadın, hayatı boyunca bir ip cambazı misali bu tezatların üzerinde yürür. Kendi gerçeğine yaklaştığı her adımda, yalnızlığın keskin ve soğuk nefesiyle yüzleşmek zorunda kalır.
İşte varoluşun o kadim sancısı burada düğümlenir. Kadın, kendi sesini ararken, içindeki o yıllar yılı uğuldayan sesleri susturmaya çalışır. Kulağına her daim fısıldayan kimseler, kadını kendi hakikatinden koparmıştır. Sürekli bir savunma hali, kendini törpüleme gayreti ve ruhunu dünyaya sığdırmak için küçültme çabası... Belki de yorgunluğun en dilsizidir bu.
Fakat her şeye rağmen kadın, o sızının içinden kendine bir patika açmayı başarır. Bazen bir kalemin ucunda filizlenir bu yol, bazen de gitmeyi bilecek kadar benliğine sadık kalarak. Kendi hayatının merkezine yerleşme cesareti, öyle hemen kazanılmaz. Her sabah yeniden inşa edilen, ilmek ilmek dokunan zafer, tırnaklarla kazınarak kat edilen mesafedir. Kadının varoluş sancısı belki hiç bitmez fakat her ağrı, yeni bir uyanışın müjdecisidir. Ve en büyük ihtilal, kadının kimseye hesap vermeden, sadece kendine bakarak “buradayım” diyebilmesidir. Sessizce, derinden, sarsılmaz bir kararlılıkla...
*2026, raflara kaldırılan umutların yeniden çiçeklendiği ve her kadının kendi rengiyle var olabildiği yılların başlangıcı olsun…


















