Rojin Kabaiş, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Okul Öncesi Öğretmenliği okumaya hak kazandığında, belki de hayatında ilk kez gerçekten umutluydu, çünkü hayalini gerçekleştirmişti. Ama o umut, Diyarbakır’dan Van’a geldikten sadece birkaç gün sonra yok olup gitti.
Sarı terlikleriyle yurttan çıktı, çok uzağa gitmedi. Ertesi gün sahilde telefonu ve marketten aldığı düşünülen bir kek vardı, ama kendisi yoktu. Bu sahne, Rojin’in kaybolduğuna işaret etmişti. Üniversite yetkilileri polisler, arama ekipleri, herkes onu günlerce aradı, ancak Rojin bulunamadı.
Aramalardan iki hafta sonra başörtüsü bulundu, fakat sorular cevapsız kalmaya devam etmişti. 19. gün Van Gölü’nün uzak bir noktasında Rojin’in cansız bedeni bulunduğunda, ilk ihtimal “intihar ettiği” yönündeydi. Aslında bu kestirme cevap, pek çok soru işaretini de gün yüzüne çıkarıyordu:
Çocukluğu nasıl geçmişti? Gerçekten mutlu muydu? Diyarbakır’da yaşadıkları onu mutsuz etmiş olabilir miydi? Üniversiteye gelirken yanına aldığı yükler, Van’daki yalnızlığıyla birleşip onu çıkışsız mı bırakmıştı?
Rojin’in hikâyesi Van’da mı başladı, yoksa zaten Diyarbakır’da başlamış olan bir hikâyenin son perdesi miydi Van? Onu intihara sürükleyen ya da ölümüne sebep olan şey, yaşadığı yeni şehir mi, yoksa geride bırakmaya çalıştığı hayat mıydı?
Aslında hepimiz şundan eminiz ki Rojin’in hikâyesi Van’da başlamadı ve orada bitmedi. Belki de o, yıllardır içinde taşıdığı bir yükün altında ezildi. O gece sahile yürüdüğünde, aslında geçmişinden kaçmıştı. Çünkü feodalizmin izleri kimi zaman sessizdir ve kadınların özgürleşmesini, bireyselleşmesini engelleyen bir etkiye sahiptir. Belki de bunlar onu ölüme sürükleyen nedenlerdi.
Ama ya kaçmadıysa? Ya gerçekten biri onu sahilin en ücra köşesine götürdüyse? Ya yalnızca bir genç kadın olduğu için birileri onu sessizce yok etmeye çalıştıysa?
Rojin’in ölümü, onun hikâyesini anlatanların bakış açısına göre değişiyor. Kimileri onun bir cinayete kurban gittiğini söylüyor, kimileri ise geçmişindeki acıların, yeni hayatındaki yalnızlıkla birleşerek onu uçuruma sürüklediğini düşünüyor…
Gerçek ne olursa olsun, ortada bir kayıp var. Genç bir kadın, hayallerini gerçekleştiremeden öldü. Peki, bizler onun hikâyesini anlamak için ne kadar çaba gösteriyoruz? Onu sadece “Van Gölü’nde öldü” diyerek mi anacağız, yoksa hikâyesinin Diyarbakır’da başladığını düşünecek miyiz? Kız çocuklarının varoluş mücadelesine ışık olmak için geç kalmaya devam mı edeceğiz?
Sessizlik, bazen en büyük suç ortaklığıdır. Rojin’in hikâyesi de unutulup gidecek mi? Yoksa gerçek adalet bir gün yerini bulacak mı? Bir umut…


















