Geçmiş bir zamanda yaz aylarının o hırçın, son günleriydi. Bozkırın bağrında kor gibi yanan toprak, güneş dağların ardına çekilmeden hemen önce son kez kavruluyordu. Ağustos böceklerinin tekdüze ve ritmik şarkısı, bozkırın sonsuz sessizliğine karışıyordu. Köyün yalınayak çocukları tozlu yollarda peşinden koşulacak hayaller ararken, avlulardan taze ekmek kokuları yükseliyor, erkekler gölgeliklerde memleket meselelerini derin lakırdılarla konuşuyordu. Dönemin ruhu buydu işte; sıradan, tanıdık ve sağır edici bir rutinin içinde… Genç kadın, demir kapının önünde, elinde emektar çalı süpürgesiyle duruyordu. Attığı her süpürge darbesiyle yalnızca eşiğin tozunu değil, ruhuna çöken o ağır geçmişi de kazıyıp silmek ister gibiydi. Olmadı. Silemedi.
Önce babasının gölgesi basmıştı üzerine, sonra kocasının buyruğu, ardından köyün o katı çeperi ve nihayetinde erkek aklının sınırları… Kendi hayatına, kendi yarınına dair fısıldadığı her bir kelime, taş duvarlara çarpan cılız bir yankı gibi yönünü şaşırıp hep o buyrukların soğuk yüzüne değerek geri dönmüştü.
Oysa istediği tek şey yaşamaktı. Sadece düşlediği gibi yaşamak… Bir sabah vakti korkunun mengenesinden sıyrılıp pencereyi ardına kadar açabilmek, akşamın karanlığı çöktüğünde kapıya o yok edici elin dayanmayacağını bilmenin huzuruyla nefes almak, çocuklarının ipek saçlarını korkusuzca okşayabilmek… Belki adını bilmediği koca bir şehrin kalabalığında kaybolmak, belki kendi elleriyle geçinebileceği küçük bir dükkânın kokusunu içine çekmek… Aslında o, özgür kadınlara bakıp imrenirdi içten içe. Çalışan, kendi ekmeğini taştan çıkaran, kendi kararlarının arkasında durabilen o güçlü kadınlara…
Yaraları henüz kabuk bağlamamışken, o meşum gece her yer ölümcül bir sessizliğe gömülmüştü. Rüzgâr uğursuz bir uğultuyla esiyordu. Birden köpeklerin feryat figan havlamaları yırttı geceyi. Ölümün gölgesi düştü etrafa, pencerelere ve duvarlara sıçradı, uyuyan çocukların üzerine doğruldu. Sonra, gecenin bedeninden yükselen o sayısız sesler, ağıtlar, gözyaşları…
Yıllar geçti… Dosyalar raflarda sarardı, sayısız ölüme şahitlik eden tanıklar yaşlandı, bu cihandan göçüp gidenler oldu, köylerin isimleri değişti, yollar asfaltlandı, toprak evlerin ve okulların yerini betondan, camdan binalar aldı. Fakat ne acıdır ki, kadınların makûs hikâyesi hiç değişmedi. Suskunluklar, korkular, ruhu esir alan o pusular sona ermedi. Bugün mezar taşlarında Piruze, Aydeniz, Delâl, Ece, Nuran, Beybûn, Asya, Xezal, Emine ve daha nice isim yazar. Farklı harflerle kazınsa da mermerlere, hepsi aynı gökyüzünün altında vaktinden önce koparılan gelincikler gibi dilsiz bir nehirde yan yana... Ve her yeni gün, eksilen insanlığın ve kaybolan vicdanların ağır gölgesinde yaşamdan mahrum bırakılan, hayalleri ve gülüşü yarım kalan kadınların hikâyelerini taşıyor.


















