Son yıllarda ülkemizde yaşanan en büyük kayıplardan biri ekonomi, teknoloji ya da nüfus meselesi değil, birbirimize olan güvenimizi yavaş yavaş kaybetmemiz oldu. Aynı mahallede büyüyen insanlar, aynı sofrada oturan aile bireyleri, yıllarca omuz omuza çalışan dostlar artık birbirlerinin siyasi görüşünü öğrenmekten korkar hale geldi. Çünkü fikir ayrılığı, özünde insan ayrılığına dönüştü.
Oysa hiçbir seçim sonucu, hiçbir siyasi tartışma, hiçbir ideolojik farklılık, aynı acıyı yaşayan bir annenin gözyaşından, aynı topraklarda doğan ve doyanların hissettiği vatan sevgisinden, aynı bayrağın altında büyüyen çocukların geleceğinden daha değerli değil.
Siyaset, toplumları yönetmek için var, bizi, insanları birbirinden koparmak için değil.
Bugün Türkiye’de yaşanan kutuplaşmanın en ağır bedeli, sadece sandıklarda değil, yüreklerde ödeniyor. Birbirimizi bırak anlamayı, dinlemeyi bıraktık. Dinlemeden yargılıyor, tanımadan etiketliyor, konuşmadan uzaklaşıyoruz birbirimizden.
Tahammülümüz öyle azaldı ki, kendi kendine bile yabancı insanlara dönüştük
Psikolojide bunun adı “biz ve onlar” sendromuymuş.
Ne dersiniz, tanıdık geldi mi?
İnsan zihni, kendisine benzeyeni güvenli, farklı olanı tehdit olarak algılamaya başlarmış. Bu durum uzun süre devam ettiğinde empati azalır, öfke artar, toplumsal kaygı yükselirmiş. Sürekli gerilim içinde yaşayan toplumlarda stres, depresyon, yalnızlık ve tükenmişlik hissi de belirgin şekilde artarmış. Çünkü insan, sadece ekonomik krizlerle değil, sürekli çatışma duygusuyla da yorulurmuş.
Tanıdık değil mi?
En acısı ise çocuklarımızın bunu normal sanarak büyümesi.
Bir çocuk, babasının siyasi görüşü yüzünden komşusuyla konuşmadığını görüyorsa, farklı düşünen insanlardan korkmayı ya da nefret etmeyi öğrenebilir. Oysa demokrasinin özü, aynı fikirde olmak değil; farklı fikirlerle birlikte yaşayabilmektir.
Hele bizim gibi Mezopotamya’nın kadim topraklarında, Anadolu’nun bağrında yaşayan insanların geçmişten gelen binlerce yıllık öğreti ve geleneklere rağmen buna dönüşmesi bir çöküş değil de nedir?
Bugün kaybettiğimiz şey sadece hoşgörü müdür?
Hayır.
Birbirimize duyduğumuz sevgi, saygı ve meraktır.
Eskiden insanlar, birbirine fikrini sorar ve dinlerdi, şimdi ise çoğu zaman ya dinlemeden, ya da dinlese de -sen zaten böylesin, diyerek konuşmayı bitiriyor. Çoğu zaman kendi gibi düşünmeyenlerle görüşmeyi de bitiriyor.
Bu kırılma devam ederse sadece siyasi kutuplaşma büyümez. Üretim azalır. Ortak akıl zayıflar. Bilim, sanat ve girişimcilik de zarar görür.
Çünkü büyük başarılar, birbirinin aynısı düşünen insanların değil, farklı fikirleri ortak hedefte buluşturabilen toplumların eseridir.
Peki çıkış yolu var mı?
Elbette var.
Öncelikle birbirimizi ikna etmeye değil, anlamaya çalışmalıyız.
Her farklı fikir bir düşmanlık değildir.
Bir insanın oy verdiği parti, onun bütün kişiliğini anlatmaz. Hepimiz aynı ülkenin sabahına uyanıyor, aynı market fiyatlarına üzülüyor, aynı deprem korkusunu yaşıyor, aynı çocukların geleceği için kaygılanıyoruz.
Belki de uzun zamandır unuttuğumuz en önemli cümle şu:
Önce insanız.
Siyasi kimlikler değişebilir. İktidarlar değişebilir. Muhalefet değişebilir. Ama komşularımız, akrabalarımız, iş arkadaşlarımız ve bu ülkenin çocukları burada kalacak.
Biz, seçimlerden sonra da aynı sokaklarda yürümeye, aynı hastanelerde sıra beklemeye, aynı şehirlerde yaşamaya devam edeceğiz.
Birbirimizi kaybedersek hiçbir siyasi zafer gerçek bir kazanç olmayacaktır.
Ama yeniden konuşmayı başarabilirsek, kazancımız sandık sonuçlarından çok daha büyük olacaktır.
Güven yeniden inşa edilir.
Toplumsal huzur güçlenir.
Yatırım ve üretim için daha sağlıklı bir iklim oluşur.
Gençler umutlarını başka ülkelerde değil, kendi ülkelerinde aramaya başlar.
Farklılıklarımız tehdit değil, zenginlik olarak görülür.
Ve en önemlisi…
Çocuklarımız, birbirini düşman gören değil, birbirini dinlemeyi bilen bir toplumun içinde büyür.
Bir milleti ayakta tutan şey, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Aynı vatana ait olduğunu unutmamasıdır.
Çünkü bu topraklar, yüzyıllardır farklı seslerin aynı ezanı, aynı çanı, aynı türküyü ve aynı acıyı paylaşabildiği zamanlarda güçlendi.
Belki bugün ihtiyacımız olan yeni bir slogan değil, eski bir değeri yeniden hatırlamaktır:
Birbirimizi yenmeye değil, birlikte yaşamaya mecburuz.
Çünkü bu ülke, hepimizin ortak evidir.



















