Üniversite tercihlerine yalnızca gençlerin hangi mesleği sevdiğini gösteren bir tablo olarak bakmamak gerekiyor. Tercihler, aynı zamanda gençlerin geleceği nasıl gördüğünü, hangi alanlarda kendilerini güvende hissettiğini ve hangi risklerden kaçınmaya çalıştığını da anlatıyor.
Son dönemde başarılı öğrencilerin önemli bir bölümünün sağlık alanlarına yönelmesi bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Elbette tıp, diş hekimliği ve diğer sağlık alanları son derece değerli ve nitelikli insan kaynağına ihtiyaç duyan meslekler. Burada tartışılması gereken sağlık alanlarının tercih edilmesi değil. Asıl soru şu:
Başarılı gençler sağlık alanlarını gerçekten tutkuyla istedikleri için mi seçiyor, yoksa gelecekte işsiz kalma ihtimalini daha düşük gördükleri için mi?
Bugünün gençleri bizden çok farklı bir dünyaya hazırlanıyor.
Yapay zekanın birkaç yıl içerisinde bazı meslekleri nasıl dönüştüreceğini bilmiyorlar. Yazılım sektöründeki hızlı değişimi görüyorlar. Mühendislik mezunlarının diploma aldıktan sonra iş aradığını, bazı mesleklerde başlangıç ücretlerinin beklentilerin altında kaldığını duyuyorlar. Üniversite diplomasının artık tek başına iş garantisi olmadığını biliyorlar.
Böyle bir ortamda gençlerden yalnızca “hayallerinin peşinden gitmelerini” beklemek gerçekçi olmayabilir.
Gençler risk hesabı yapıyor.
Ve bu hesabın sonunda sağlık alanları onlar için giderek daha fazla “güvenli liman” olarak görülüyor olabilir.
Ancak tam da burada Türkiye açısından başka bir sorun ortaya çıkıyor.
Sanayinin geleceğini kim inşa edecek?
Türkiye bir taraftan yüksek teknoloji üretmek, ihracatta kilogram değerini artırmak, savunma sanayisini geliştirmek, yapay zekada söz sahibi olmak, dijital dönüşümü hızlandırmak ve küresel teknoloji şirketleri çıkarmak istiyor.
Bunların hiçbiri yalnızca sermayeyle gerçekleştirilemez.
Bunun için çok iyi bilgisayar mühendislerine, makine mühendislerine, elektronik mühendislerine, malzeme uzmanlarına, yazılım geliştiricilere, yapay zeka araştırmacılarına ve farklı disiplinlerde yetişmiş nitelikli teknik insan kaynağına ihtiyacımız var. Özellikle sanayide durum daha kritik.
Türkiye'nin üretim gücünü koruyabilmesi için yalnızca üretim hattında çalışacak insanlara değil; o üretim hattını tasarlayacak, otomasyonu geliştirecek, robotu programlayacak, yapay zekayı üretime entegre edecek ve dünyaya satılabilecek teknolojiyi geliştirecek gençlere ihtiyacı var.
Peki akademik olarak en başarılı gençler bu alanları giderek daha riskli görmeye başlarsa ne olacak? Bence üzerinde durmamız gereken esas mesele budur. Genellikle böyle durumlarda çözüm olarak gençlere mühendisliği, bilimi veya teknolojiyi daha iyi tanıtmamız gerektiği söyleniyor. Ben sorunun bundan daha derin olduğunu düşünüyorum.
Bir genç, mühendisliği çok sevmesine rağmen mezun olduğunda nasıl bir kariyerle karşılaşacağını öngöremiyorsa; iyi bir eğitim aldıktan sonra emeğinin karşılığını alıp alamayacağından emin değilse; teknoloji sektöründeki hızlı dönüşüm nedeniyle birkaç yıl sonra uzmanlığının değerini kaybedebileceğinden endişe ediyorsa, yalnızca “geleceğin mesleği mühendislik” demek yeterli değildir. Çünkü gençlerin önüne koymamız gereken şey yalnızca bir meslek hikâyesi değil, güvenilir bir kariyer perspektifidir.
Burada sanayiye de önemli görev düşüyor. İyi mühendisleri ve yazılımcıları istiyorsak, bu meslekleri gençler açısından ekonomik ve mesleki olarak yeniden cazip hale getirmek zorundayız.
Üniversite-sanayi iş birliklerini kağıt üzerinde kalan protokollerden çıkarıp gerçek projelere dönüştürmeliyiz. Öğrencileri daha üniversitedeyken sanayinin Ar-Ge problemleriyle buluşturmalıyız. Nitelikli staj modelleri oluşturmalı, genç mühendislerin kariyer yollarını görünür hale getirmeli ve özellikle yüksek katma değer üreten teknik uzmanlığın karşılığını vermeliyiz.
Bu yalnızca bir üniversite tercih meselesi değildir
Bugün yapılan tercihler, Türkiye'nin 10-15 yıl sonraki insan kaynağı haritasını oluşturuyor. Bugün mühendislikten uzaklaşan başarılı bir öğrenci, yarının Ar-Ge mühendisi olmayacak. Bugün temel bilimleri tercih etmeyen bir öğrenci, yarının araştırmacısı olmayacak. Bugün teknoloji geliştirme konusunda gelecek görmeyen bir genç, yarının teknoloji girişimcisini oluşturmayacak. Bu nedenle meseleyi “gençler neden tıp tercih ediyor?” sorusuna sıkıştırmak yerine daha zor bir soruyu sormamız gerekiyor:
Neden başarılı gençlerimize mühendislikte, bilimde, yazılımda ve sanayide sağlık alanları kadar güven veren bir gelecek sunamıyoruz? Eğer cevap gerçekten iş bulma ve gelecek kaygısında yatıyorsa, önümüzde yalnızca eğitim politikasıyla çözülebilecek bir problem yok demektir. Bu; sanayi politikasından ücret politikalarına, üniversite eğitiminden Ar-Ge ekosistemine, girişimcilikten teknoloji yatırımlarına kadar uzanan çok daha büyük bir meseledir.
Bir ülkenin en başarılı gençlerinin hangi meslekleri tercih ettiği tesadüf değildir. Gençler aslında tercihleriyle bize bir mesaj veriyor olabilir.
Gençler geleceğini riske atmak istemiyor
Bu mesajı doğru okumazsak birkaç yıl sonra sanayide mühendis, teknolojide uzman ve Ar-Ge'de araştırmacı ararken bugünkü tercihlerin sonuçlarıyla karşılaşabiliriz. Türkiye'nin sağlık alanında çok iyi yetişmiş gençlere ihtiyacı var. Ama aynı ölçüde fabrikalarımızı dönüştürecek mühendislere, teknolojimizi geliştirecek yazılımcılara ve geleceğin ürünlerini tasarlayacak bilim insanlarına da ihtiyacı var. Dolayısıyla mesele gençleri tıptan vazgeçirmek değildir.
Mesele, mühendisliği, bilimi ve teknolojiyi de gençlerin geleceklerini güvenle kurabilecekleri alanlar haline getirmektir.
Çünkü bir ülkenin teknolojik geleceği yalnızca yaptığı yatırımlarla değil, en başarılı gençlerinin o geleceğin içinde kendilerine yer görüp görmemesiyle belirlenir.




















