Bir yaşamın nasıl şekilleneceği, neye değer verdiğimiz, neyi arzuladığımız, hangi amaçları benimsediğimiz ve kararlarımızı hangi ölçütlere göre verdiğimizle yakından ilişkilidir. Bütün bunlar bizi daha temel bir soruyla karşı karşıya bırakır: Nasıl yaşamalıyız?
Bu soru, yaşamımıza verdiğimiz yönü ve seçimlerimizin ardındaki gerekçeleri birlikte düşünmeyi gerektirir. Nasıl Yaşamalıyız? başlıklı kitabımda da izini sürdüğüm bu mesele, tek bir cevapla kapanmayıp değişen koşullarla birlikte yeniden karşımıza çıkar. Neye göre karar vereceğiz? Hayatımıza ne yön verecek? Bir yaşamı bizim için değerli kılan nedir? Bize sunulan hayatı mı sürdüreceğiz, yoksa kendi yaşamımızı kurabilecek miyiz?
Bu soruların güçlüğü, yaşamın bize hazır ve kesin bir cevap vermemesinden kaynaklanır.
Çoğu zaman belirli ölçütler içinde yaşarız: başarılı olmak, iyi bir meslek edinmek, güvenli bir hayat kurmak, kabul görmek, mutlu olmak… Fakat burada şu soru ortaya çıkar: Bunları gerçekten bizim için değerli oldukları için mi istiyoruz, yoksa değerli kabul etmeyi öğrendiğimiz için mi?
Varoluşçu düşüncenin önemli katkılarından biri burada belirir: İnsan yaşamının anlamı bütünüyle hazır değildir. Yaşam, seçimlerimiz ve onlara yüklediğimiz anlamlarla biçimlenir.
Sartre Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir’de insanın kim olacağını seçimleriyle oluşturduğunu vurgular. Bu, özgürlük kadar sorumluluk da demektir. Aile, toplum, kültür ve ekonomik koşullar bizi etkiler. Yine de hayat bizi sürekli kararlarla karşı karşıya bırakır: devam etmek ya da vazgeçmek, itiraz etmek ya da sessiz kalmak, alışılmış olanı sürdürmek ya da başka bir yol denemek…
Bu seçimlerin çoğu büyük dönüm noktalarında değil, gündelik hayatın içinde yapılır. Neye zaman ayırdığımız, neye tahammül ettiğimiz, hangi haksızlık karşısında sustuğumuz ve neyi kaybetme korkusuyla bırakamadığımız zamanla yaşamımıza yön verir.
Ancak insan her zaman bilinçli biçimde seçim yapmaz.
Heidegger Varlık ve Zaman’da insanın çoğu zaman “herkes” gibi yaşadığına dikkat çeker. Neyin değerli olduğu söyleniyorsa onu önemser, nasıl yaşanması bekleniyorsa öyle yaşamaya yönelir. Mesele toplum içinde yaşamak değil, yaşamımızın yönünü sorgulamadan devralmaktır.
Toplumsal beklentiler zamanla kişisel ölçütlerimiz hâline gelebilir. Böylece kendi tercihlerimiz ile toplumsal beklentilerin etkisiyle şekillenen tercihler arasındaki sınırı ayırt etmek güçleşir. Belki de bu yüzden önce şu soruya ihtiyaç vardır: Nasıl yaşadığımızın ne kadar farkındayız?
Kendimize ait bir yaşam kurmak da sorunu bütünüyle çözmez. Özgürlük, her istediğimizin peşinden gitmek değildir. İnsan çok istediği bir şeyden vazgeçebilir, daha zor olanı seçebilir ya da kendisi için avantajlı olanı doğru bulmadığı için reddedebilir.
Burada arzu ile tercih arasındaki ayrım önem kazanır. İnsan her zaman en çok istediği şeyi seçmez. Koşullarımız, sorumluluklarımız, değerlerimiz ve öngördüğümüz sonuçlar bizi başka bir tercihe yöneltebilir. Kimi zaman gerekçelerimiz arzudan vazgeçmemizi sağlar. Kimi zaman ise arzu, bütün gerekçeleri geri plana itebilir. Bu nedenle seçimlerimizi yalnızca “Ne istiyorum?” sorusuyla açıklayamayız.
Camus bizi başka bir güçlükle karşılaştırır. İnsan seçim yapmakla yetinmez, yaşadıklarının bir anlam taşıdığından da emin olmak ister. Oysa dünya bu beklentiye kesin bir cevap vermez.
İyi insanların başına kötü şeyler gelebilir, büyük çabalar sonuçsuz kalabilir, dikkatle verilmiş kararlar beklenmedik sonuçlara yol açabilir. Camus Sisifos Söyleni’nde bu gerilimi “absürd” kavramıyla açıklar: İnsan anlam arar, dünya ise sessiz kalır.
Fakat bunun sonucu umutsuzluk değildir. Camus açısından mesele, kesin bir anlamın güvencesine sahip olmadığımız hâlde yaşamı bilinçli biçimde üstlenebilmektir.
María Casarès’le yazışmalarını bir araya getiren Correspondance adlı eserde yer alan bir mektubunda Camus, birlikte geçirdikleri birkaç günün “bir hayatı haklı çıkarmaya yettiğini” söyler. Bu ifade, hayata nihai bir anlam kazandırmaktan çok, kimi yaşantıların tek başına yaşamı yaşanmaya değer kılabilecek bir yoğunluk taşıyabileceğini düşündürür. Dünya insanın anlam arayışına kesin bir cevap vermese de bir aşk, bir karşılaşma, bir bağ ya da derinden değer verilen bir deneyim, yaşamın bütün belirsizliğine rağmen ona “evet” diyebilmek için yeterli olabilir.
Bu noktada önemli olan, yaşam için kesin bir anlam bulmaktan çok, böyle bir anlamın güvencesi olmadan da yaşamı yaşanmaya değer bulabilmektir.
Yaşamı yaşanmaya değer bulmak, onu edilgin biçimde sürdürmek anlamına gelmez. İnsan yaşamına seçimleriyle yön verir ve her seçim kaçınılmaz olarak bir belirsizlik taşır. Bir şeyi seçtiğimiz anda başka ihtimallerden vazgeçeriz ve hiçbir kararın bütün sonuçlarını önceden bilemeyiz. Bu nedenle iyi yaşamak, hatasız bir hayat sürmekten çok, kendi yaşamımızın seyircisi olmamayı gerektirir.
Neyi neden yaptığımızı sorgulamak, seçimlerimizin sonuçlarını üstlenmek ve gerektiğinde yönümüzü değiştirebilmek bunun bir parçasıdır. Özgürlük yalnızca “istediğimi yapabilirim” demek değil, neyi neden seçtiğimizi görebilmektir.
İyi bir yaşamı mutlulukla özdeşleştirmek de yeterli değildir. Bizi mutlu eden her şey doğru olmayabilir. Doğru bulduğumuz her şey de bizi mutlu etmeyebilir İnsan kimi zaman doğru bulduğu bir tercih uğruna kendisini mutlu edecek bir şeyden vazgeçebilir. Kimi zaman da doğru bulmadığı hâlde kendisini mutlu edeceğini düşündüğü bir şeyi seçebilir. Belki iyi yaşam tam da bu gerilimlerin içinde şekillenir: arzularımız ile gerekçelerimiz, özgürlüğümüz ile koşullarımız, güvenlik ihtiyacımız ile değişme isteğimiz arasında.
Herkes için geçerli ve değişmez bir yaşam formülü bulamayabiliriz. Fakat hazır bir formülün bulunmadığı yerde seçimlerimizin ağırlığı daha görünür olur. Neyi istediğimiz, neyi seçtiğimiz, hangi amaçlara yöneldiğimiz ve nelerden vazgeçebildiğimiz zamanla bir yaşam biçimine dönüşür.
Belki mesele, hayatın sonunda “doğru cevabı” bulmak değildir. Asıl mesele, bize verilen zamanı neye ayırdığımızı, neyi gerçekten değerli bulduğumuzu ve seçimlerimizle nasıl bir insan hâline geldiğimizi görebilmektir.
Çünkü verdiğimiz kararlar, vazgeçtiklerimiz, benimsediğimiz amaçlar ve üstlendiğimiz sorumluluklar, hayata verdiğimiz cevabı biçimlendirir.




















