Kriz dönemlerinde hep aynı cümleleri duyarız:
“Piyasalar çöktü.”
“Servetler eridi.”
“Yatırımcı kaybetti.”
Peki gerçekten herkes mi kaybeder?
Ekonomik açıdan para ve servetin her durumda yalnızca el değiştirdiğini söylemek elbette doğru değil. Varlıkların değer kaybetmesiyle servet gerçekten azalabilir. Ancak krizlerin başka bir sonucu daha vardır: Servetin kimlerin elinde toplandığı değişir.
Birileri yüksek fiyattan satarken birileri alır. Birileri panikle elindeki varlığı çıkarırken, nakdi ve bekleme gücü olanlar düşük fiyattan toplamaya başlar. Birileri borcunu ödeyebilmek için malını satarken, bir başkası o malı değerinin altında satın alır. Kriz bittiğinde ise çoğu zaman yalnızca fiyatların değil, paranın ve varlıkların sahiplerinin de değiştiğini görürüz.
Asıl üzerinde durulması gereken nokta tam da burada başlıyor. Çünkü oyunun bütün oyuncuları aynı şartlara sahip değil.
Bir tarafta sermayesi güçlü, yatırımını çeşitlendirebilen, profesyonel danışmanlık alabilen ve gerektiğinde yıllarca bekleyebilenler var.
Diğer tarafta ise maaşından artırdığı, tüketiminden fedakârlık ederek yıllar içinde oluşturduğu küçük birikimini korumaya çalışan milyonlarca insan… Üstelik küçük tasarruf sahibinin önünde ciddi bir ikilem var. Parasını tutsa enflasyon karşısında eriyor. Yatırım yapsa risk alıyor. Dolayısıyla aslında çoğu insan büyük paralar kazanma hayaliyle değil, elindeki paranın değerini koruyabilmek için yatırım dünyasına giriyor.
Fakat tam burada başka bir sorunla karşılaşıyor. Finans piyasalarında herkes aynı oyunu oynuyor gibi görünse de herkes aynı bilgiye, aynı sermayeye ve en önemlisi aynı kaybetme lüksüne sahip değil.
Büyük bir yatırımcı için portföyündeki yüzde 20'lik düşüş kötü bir yıl anlamına gelebilir. Küçük yatırımcı için ise aynı kayıp, yıllarca yapılan tasarrufun önemli bir bölümünün yok olmasıdır. Bu nedenle “yatırımcı” dediğimizde aslında birbirinden çok farklı insanlardan söz ediyoruz. Bir tarafta risk dağıtabilenler, diğer tarafta birkaç yatırım aracına sıkışanlar… Bir tarafta bekleyebilenler, diğer tarafta paraya ihtiyaç duyduğu anda satmak zorunda kalanlar… Bir tarafta bilgiye ve uzmanlığa erişebilenler, diğer tarafta sosyal medyada dolaşan haberler, yorumlar ve “kaçırılmayacak fırsatlar” arasında karar vermeye çalışanlar… Ve ne yazık ki küçük yatırımcının en büyük zaaflarından biri de tam burada ortaya çıkıyor.
Kaybetme korkusundan önce, fırsatı kaçırma korkusu geliyor
Bir hisse hızla yükseliyor.
Bir proje çok konuşuluyor.
Bir fon olağanüstü getiri sağlıyor.
Bir yatırım aracının birkaç ayda ne kadar kazandırdığı anlatılıyor.
Sonra çevremizde aynı cümleyi duymaya başlıyoruz:
“Ben de girseydim keşke…”
İşte piyasanın en tehlikeli anlarından biri budur. Çünkü fiyat yükseldikçe riskin azaldığını düşünmeye başlarız. Oysa bazen tam tersine, risk büyümektedir. Kazananların hikayeleri hızla yayılır; kaybedenler ise genellikle sessizdir. Bu yüzden toplumda yatırım yaparak kısa sürede servet kazanmanın mümkün olduğuna ilişkin yanıltıcı bir algı oluşabilir. Oysa yatırımın temel amacı her zaman “köşeyi dönmek” değildir.
Özellikle küçük tasarruf sahibi açısından önce birikimi korumak, sonra sürdürülebilir biçimde büyütmek olmalıdır. Belki de bu nedenle yatırım yapmadan önce sorulması gereken ilk soru:
“Ne kadar kazanırım?” değil, “Ne kadar kaybetmeyi göze alabilirim?” olmalıdır. Çünkü sermaye büyüdükçe zarar çoğu zaman bir bilanço kalemine dönüşebilir. Ama kıt imkanlarla oluşturulan küçük birikimler yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
O para bazen yıllarca ertelenen tatildir.
Bazen alınmayan arabadır.
Bazen çocuğun eğitim masrafıdır.
Bazen gelecekte rahat edebilmek için bugün vazgeçilenlerdir.
Bu yüzden krizlerin sonunda yalnızca borsanın, altının, dövizin ya da gayrimenkulün ne kadar yükseldiğine veya düştüğüne bakmamak gerekir. Başka bir soruyu da sormak gerekir: Bu süreç sonunda servet kimden kime geçti? Çünkü ekonomik dalgalanmalar bir gün sona erer. Grafikler yeniden yükselir, piyasalar toparlanır, yeni fırsatlar ortaya çıkar. Ama küçük yatırımcının yıllarca emek vererek oluşturduğu birikim el değiştirdiyse, onun için kaybedilen şey yalnızca para değildir.
Bazen bir krizden geriye kalan en büyük kayıp, paradan çok o parayı biriktirmek için harcanmış yıllardır.





















