AİDİYETİN VE SÜRGÜNÜN GÖLGESİNDE YAŞAMAK
Zamanın teğet geçtiği boşluğun ortasında, hüznün sarı yaprakları dökülüyordu ruha. Kederin sözcüklere teslim edilmesinin vakti gelmişti artık. Varoluş ile aidiyet arasındaki o ince çizgide, adımlar görünmez yolları aşındırmıştı. Heybede biriken dostun tebessümü ile düşmanın soğukluğu arasında gidip gelen, ağır ve belirsiz bir yük...
Su misali akan yılların yarattığı o derin hayret, yerini geceyle gündüzün birbirine karıştığı, kaderin zihninde çentik gibi duran mühürlü ana bırakmıştı. O andan sonra zaman kırıldı, kırılan zamanın parçalarından feryatlar ve sessiz türküler döküldü toprağa.
Özlemler, artık görünmezdi. Yağmur yağdığında kokusuyla sarhoş eden toprağı, avuçlarında her bahar tomurcukların gülümsediği elma ağaçları, Hıdrellez zamanı diplerine dileklerini gömdüğü gülleri, ruhun kılcal damarlarına sızan birer hayaletti. Toprak, avuçların arasından kayıp gitmişti ama kokusu genizde asılı kalmıştı. Elma tomurcukları ve gül dipleri, gerçekleşmemiş dileklerin, geleceğe fırlatılmış umut kırıntılarının mezarlığıydı. Kutulardaki kitaplar ve sararmış defterler bir zamanlar masumiyetin dize geldiği, dünü saklayan ve ulaşılamayan birer hafıza külüydü.
Sarp dağlar ve rüzgârın raks ettiği ova, ruhun kabuğa sığmadığı zamanlarda sırtını yasladığı o heybetli, zamansız şahitler... Tercüme edilemeyen acıların saklandığı ovada açan çiğdemlerin mor ve beyaz renginde çocukken kendini bulmak, özgürlüğü aramak…
Bir zamanlar rüzgârla dalgalanan çocukluk örgüleri, şimdi düşünmenin, sorgulamanın ve var olmanın ağır bedeliyle sızlayan bir başın etrafında fısıldıyor. Karşılıksız sevgilerin şefkatli dizleri ise zamanın ötesinde kaybolmuş birer rüya sığınağı...
Kafesin darlığına direnen bir kanat çırpışıydı yaşamak. Ovadaki kan kırmızı gelinciğin
yapayalnızlığı, dağ başındaki ters lalenin boyun büküşüydü. Toprağına sığamayan, kabuğu
tarafından reddedilen varoluş sancısıydı.
Ve o karlı sabah, sürgün yolu gözyaşlarıyla ıslandı.
Arkasından gelen yıllar, aldatıcı zaferler ve geçici övgüler büyülü bir melodinin son perdeleri gibi yaşandı. Sürüp giden bu belirsiz yolculuk, kendini bir kültüre, bir mahalleye, bir bakışa kanıtlamaya çalışan aidiyet sancısının yankısından ibaretti sadece.
Geriye kalan tek hakikat ise düşünmenin, sorgulamanın, yersiz yurtsuz kalmanın getirdiği o görünmez ve bir o kadar da asil yalnızlıktı. Yürekten sözcüklere, sözcüklerden mürekkebe sağılan aidiyet ve sürgün kederi, zamanın ruhuna karşı koymuştu; öylece duruyordu yeryüzünde ve gökyüzünde.





















