Bir ülke, sadece ekonomik krizle yıkılmaz.
Bir ülkeyi asıl çökerten, insanların birbirine güvenini, gelecek hayallerini ve vicdanı kaybetmesidir
Bugün Türkiye’nin ve hatta dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike yalnızca enflasyon, savaş ya da siyasi kutuplaşma değildir. Çok daha derin, çok daha sessiz ve sinsice içimize sızan bir çöküş yaşanıyor.
Şiddet normalleşti.
Uyuşturucu sıradanlaştı.
Ahlaksızlık ise ‘özgürlük’ adı altında satışa sunuldu.
Her gün yeni bir kadın cinayeti haberiyle uyanıyoruz. Her gün bir çocuk istismarı dosyası açılıyor. Her gün uyuşturucular yüzünden hayatlar kararıyor. Her gün sosyal medyada hepimizin önüne şiddeti öven, suçu özendiren, insan onurunu hiçe sayan içerikler düşüyor.
Ve en üzücü kısmı, bunlar artık şaşırtmıyor.
Asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü kötülüğün en büyük başarısı, insanların ona alışması.
Eskiden bir cinayet aylarca konuşulurdu, bugün birkaç saat içinde yeni bir gündem geliyor.
Eskiden uyuşturucu belirli çevrelerin sorunu olarak görülürdü, bugün ilkokul çocuklarının bile adını bildiği maddeler var.
Eskiden aile, okul ve mahalle aynı değerleri savunurdu, bugün çocuklarımızı en çok etkileyen ‘öğretmen’, çoğu zaman sosyal medya ve algoritmalar.
Bu sadece güvenlik sorunu değil.
Bu bir kültür sorunu, bu bir eğitim sorunudur, bu bir aile sorunu ve en önemlisi bir vicdan sorunu.
Sadece polisiye tedbirlerle bu bataktan çıkamayız.
Elbette uyuşturucu satıcıları en ağır cezaları almalı, kadın ve çocuklara yönelik suçlarda hiçbir indirim uygulanmamalı, suç örgütleri ekonomik olarak da çökertilmeli. Evet.
Ama bunlar yalnızca yangını söndürür.
Yangın çıkmasına engel olmaz.
Bugün sadece çocuklar değil ebeveynler de ekranlarda saatler geçiriyor ama birbirleriyle birkaç dakika bile konuşmuyor.
Gençler binlerce takipçiye sahip ama gerçek dost bulmakta zorlanıyor.
Aileler aynı evde yaşıyor ama birbirlerinin hayatından habersiz.
Toplumun en küçük yapı taşı olan aile zayıflıyor, suç örgütleri güçleniyor.
Çünkü boş bırakılan her alanı birileri dolduruyor.
Sevginin olmadığı yere bağımlılık, eğitimin olmadığı yere cehalet, vicdanın olmadığı yere şiddet geliyor.
İşte bu yüzden mücadele yalnızca emniyet teşkilatının görevi değildir.
Bu mücadele öğretmenin görevidir, gazetecinin görevidir, sanatçının, siyasetçinin görevidir.
Anne ve babanın görevidir. Sivil toplum kuruluşlarının görevidir.
En çok da toplumun vicdanının görevidir.
Bugün ekranlarda şiddeti reyting malzemesi yapanlar, yarın sokaktaki şiddetten şikâyet edemez.
Uyuşturucuyu özendiren içeriklere göz yumanlar, kaybedilen gençlerin hesabını veremez.
Kadını aşağılayan dili normalleştirenler, kadın cinayetlerinden bağımsız olamaz.
Çocukların masumiyetini ticarete dönüştürenler, yalnızca suç işlemez, toplumun geleceğini de çalar.
Artık kendimize sormak zorundayız: Nasıl bir toplum istiyoruz?
Çocuklarımızın güvenle büyüdüğü mü, korkunun, bağımlılığın ve nefretin sıradanlaştığı bir ülke mi?
Verdiğimiz cevap yarının Türkiye’sini belirleyecek.
Şiddet kader, uyuşturucu kaçınılmaz değildir. Ahlaki çürüme geri döndürülemez değildir.
Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden sona ermez.
Toplum olarak yeniden utanmayı, merhameti, adaleti ve yeniden sorumluluğu öğrenmek zorundayız.
Çünkü hiçbir ekonomi, hiçbir teknoloji, hiçbir sosyal ya da siyasi başarı vicdanını kaybetmiş bir toplumu ayakta tutamaz.
Unutmayalım…
Bir ülke sokaklarında ne kadar bina yükseldiğiyle değil, çocuklarının ne kadar güvende olduğu ile ölçülür.
Ve gerçek medeniyet, en zayıfını koruyabilen toplumlarda var olur.


















