Bayram denildiğinde çoğumuzun aklına önce geçmiş gelir. Belki bir bayram sabahının heyecanı, belki günler öncesinden başlayan hazırlıklar, belki de aynı sofranın etrafında toplanan kalabalık bir aile… Çocukken annelerimizi ve anneannelerimizi dinlerdik. Annem kendi bayramlarını anlatırdı. Anneannem ise ondan da eski bayramları…
Kırmızı pabuçlardan söz ederlerdi. Bayramlık kıyafetlerden, toplanan şekerlerden, kalabalık sofralardan, bayram ziyaretlerinden… O günlerde anlattıkları bize biraz masal gibi gelirdi. Yıllar geçtikçe başka bir şeyi fark etmeye başladık.
Anneannem kendi yaşadığı bayramları özlüyordu…
Annem de…
Bugün biz geçmişe dönüp bakıyoruz. Yarın belki bizim anlattıklarımızı dinleyecek birileri olacak. Çünkü her nesil farklı yıllarda yaşamış olsa da benzer duygular taşıyor. Her nesil biraz da kendi zamanını özlüyor. Belki de özlenen yalnızca bayramlar değil. O günlerin sesleri, kokuları, alışkanlıkları, sevinçleri ve insanın kendini ait hissettiği o tanıdık duygular…
Aslında burada üzerinde düşünmeye değer başka bir nokta var. Anneannem özlemle anlattığı günleri yaşarken, bir gün onları özleyeceğini bilmiyordu. Annem de bilmiyordu. Ve biz de bilmeyeceğiz. Ta ki şuan fark edene kadar…
Çoğu zaman gözümüz bir sonraki günde oluyor. Yapılacak işler, yetişilecek yerler, kurulacak planlar, ulaşılacak hedefler derken yaşadığımız günün içinden geçip gidiyoruz. Mutluluğu bazen gelecekte bir yere koyuyor, bugünün bize sunduklarını fark etmekte gecikiyoruz. Oysa yıllar sonra hafızamızda kalan şeyler çoğu zaman büyük olaylar olmuyor.
Uzun bir kışın ardından ilkbaharın yeniden gelişini görmek…
Her yıl açtığını bildiğimiz hâlde bir ağacın ilk çiçeğini görünce gülümsemek…
Yağmurdan sonra toprağın kokusunu içine çekmek…
Aynı sofranın etrafında yeniden buluşabilmek…
Ramazan akşamında aileyle aynı sofranın etrafında toplanıp ezan sesini beklemek,
ilk yudum suyla birlikte bir günü tamamlamanın verdiği huzuru ve minneti hissetmek…
Sabah güneşini doğuşuyla gözlerimizi sağlıkla yeni bir güne açabilmek…
Sevdiklerimizin belki annemizin belki çocuğumuzun ya da akrabadan öte olarak adlandırdığımız denizin bile en derinlerinde sakladığı kıymetlisi incileri gibi nadir olan inci tanesi az ama öz dostlarımızın sesini duyabilmek…
Belki de yıllar sonra hatırladığımız şeyler tam olarak bunlar oluyor. Biraz düşünelim…
Bu hayattan beklentimiz ne? Pusulamız ne yönde?
İnsan yalnızca hedefler ile yaşamıyor. Nasıl ki bir çiçek büyümek için suya ihtiyaç duyuyorsa, insanın da yoluna devam edebilmesi için içini besleyen küçük sevinçlere ihtiyacı var. Bazen bir kahkaha, bazen bir sohbet, bazen de sıradan sandığımız bir günün içinde saklı kalan güzel bir an…
Fark etmeden bize güç veren biraz da bunlar. Eskiden mutluluğu ve huzuru anlatmak için “bayram havası”, “bayram sevinci” gibi ifadeler kullanılırdı. Belki de bunun bir sebebi vardı. Çünkü bayram yalnızca takvimdeki birkaç günün değil, insanın içini ısıtan duyguların da adıydı. Bu yüzden belki de bayramı yalnızca geçmişte aramamak gerekiyor. Özlemle andığımız günlerin çoğu, yaşanırken sıradan görünüyordu.
Bugün yaşadıklarımız da öyle. Bugün ise sıra bizde. Ve gün gelecek, bugünü anlatan da biz olacağız.
Belki o zaman fark edeceğiz ki özlemle andığımız günler bir anda geçmişe dönüşmedi. Onları yaşarken çoğu zaman sıradan sandık. Oysa yarının hatıraları, bugünün içinde birikiyor. Ve belki de bu yüzden kendimize ara sıra şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bugün yaşadığımız hangi anı, yıllar sonra gülümseyerek hatırlayacağız?
Farkında mısın? Bir gün bugünü de özleyeceğiz….
Servin Pişkin Önen
Haziran, 2026


















