Kendine ait bir oda... Kendini bulabilmek... Baba evi, anne evi, koca evi derken kendine ait bir odası olmayanlar. Kaç çocuk yapacaklarını düşünmeyenlerin, çocuklarının bedensel ve duygusal ihtiyaçlarını gözetmeyenlerin tercihleriyle şekillenen hayatlar… Virginia Woolf, 1929’da kaleme aldığı “Kendine Ait Bir Oda” adlı eserinde kadınların hayallerinin ve yazma sanatının, içinde yaşadıkları toplum tarafından yok sayılmasının sızısını dışa vurmuştu. Woolf o yıllarda yalnız olmadığını biliyordu, zira dünyada nice kız kardeşi, hemcinsi vardı, kendine ait bir alana ve paraya ihtiyaç duyan. Kadınların temel ihtiyaçlarından biri de huzurla kendiyle baş başa kalması, zengin ve engin düşüncelerini bilime, edebiyata, sanata, spora, zanaata ayırması değil mi? Etrafını saran, başını ağrıtan sözlerden ve insanlardan uzaklaşmak, iyileşmek değil mi?
Oda, çoğu zaman kadına ve kız çocuğuna çok görülen bir alan oldu. Kadın; kitaplarını, başarılarını, hayallerini, mutluluklarını, üretkenliğini, kırgınlıklarını, acılarını, yalnızlığını ve gözyaşlarını sığdırabileceği bir mekâna ihtiyaç duyar. Ancak baba evi, anne evi, koca evi derken hiçbirine sığamamak, sığdırılamamak, “külfet” olmak... Hep kurtulmak istenen biri olmak... Aidiyet hissetmediği, yoksul ve yoksun bırakıldığı, “kurtulmak” üzerine inşa edilen bu yapılar kırılgan değil mi? Kurtuluyor mu sahiden kadın? Toplumun ve ailenin “kurtuluş” dediği şey neydi? Bir gölgeden başka bir gölgeye savrulmak değil mi? Başkalarının yaşamına dâhil olmak, eklemlenmek değil mi? Kadın için toplumca biçilen “kurtuluş mekânları”nda, kadınlar gerçekten mutlu mu? Özgür mü? Ruhu bedenine sığıyor mu, yoksa sığdırmak zorunda mı bırakılıyor?
Woolf’un düşüncelerini özetlemek gerekirse kadının varlığını kabullenmeyen bir zihniyetin onun yazmasına, okumasına ve düşünmesine de tahammül etmesi beklenemez.
Aradan yaklaşık bir asır geçmiş olsa da Woolf’un işaret ettiği bu zihniyet, bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Kadından, eril değerlere tabi olunması istenir; hayalleri, kalbi, düşünce derinliği ve yetenekleri ise yok sayılır. Öyle ki, üstün azmi, yeteneği ve belleği sayesinde durmadan yazmak ve üretmek isteyen kadınlara bir masa ve oda fazla görülür. Zira bunun “kör-sağır” kalplerde ve zihinlerde bir önemi yok, olamaz da!.. Cehaletin kabuk değiştirdiği bu çağda, kadının mücadelesi gittikçe zorlaşıyor. Kadının hiç tükenmeyen çabası ve gücü bir süre sonra, kimileri için tehdit hâline geliyor. Şimdi daha iyi anlaşılıyordur, uçsuz bucaksız yerlerde tek başına yaşamış o bilge kadınlar… Yüzyıllar önce bedenleri yakıldı birer birer, bugün ise zihinleri yakılıyor. Onların kanatlarını kırmak, huzurlarını yok etmek; onları bilinmezliğe ve ümitsizliğe savurmak, vazgeçirmek isterler. Onları, varlığın ortasında yokluğa mahkûm ederek “terbiye” etmeye çalışırlar.
Peki ya yüreğini, dostluğunu ve kız kardeşliğini hissettiğimiz, hayatımıza dokunan kaç kadın var etrafımızda? Birbirimize ev, ocak, yurt, oda, sığınak olabiliyor muyuz? Elinden tutabiliyor muyuz birbirimizin? Kendi yeteneklerini ve yaratıcılığını açığa çıkarmak isteyenlerin yolunu aydınlatıyor muyuz? Yoksa bizler de kurtulmak mı istiyoruz birbirimizden?
Ne yazık ki, Woolf’un “Kadınlar, kadınlara karşı acımasızdırlar. Kadınlar, kadınlardan hoşlanmazlar.” sözünü doğrulayan örneklerle karşılaşmak istemezdim.



















