Her sabah ekran başında toplanan milyonlarca insan…
Kahvesini alıp koltuğuna yerleşen ev hanımları, emekliler, hatta zaman zaman çalışanlar bile telefonlarının bir köşesinde açık bırakıyor. Çünkü “o program” başlamak üzere: Didem Arslan mı, Esra Erol mu, Müge Anlı mı? Hangisi fark etmez, hepsi kendi evreninin hakimi.
Türkiye’de kadın programları artık sadece “kadınlar için” değil, toplumun tüm damarlarını etkileyen dev bir kültürel alan. Bir yanda şiddet, kayıp vakaları, ihanetler, DNA testleri…
Diğer yanda reyting savaşları, reklam kuşakları ve yapımcıların “insan hikâyesi” adı altında sunduğu istismar.
Bu programlar ahlaki açıdan toplumun neresine dokunuyor?
Açıkça söylemek gerekirse: Mahrem olanı normalleştirip, normali sıradanlaştırıyorlar.
Bir kadının eşi tarafından terk edilmesi, çocuklarının onu istememesi, komşusunun onu ihbar etmesi artık bir mahkeme salonunun değil, televizyon stüdyosunun konusu. Üstelik bu programlar, yaşanan trajedileri çözmekten çok, dramatize etmeyi ve teşhir etmeyi tercih ediyor.
Daha geçen hafta bir programda 16 yaşındaki bir kız çocuğunun evden kaçma hikâyesi “an be an” sunuluyordu. Kızın ailesi stüdyoda, kız bağlantıda… Arkada dramatik bir müzik. Oysa o an bir çocuk psikoloğu ya da sosyal hizmet uzmanı devreye girmeli, ekran değil devlet konuşmalıydı. Ama reji “biraz daha ağlatabilirsek reklam arası daha güçlü olur” diye fısıldıyor sanki kulağa.
Birbirinden beter hikayeler var da, onları izlemeye gönlüm, anlatmaya dilim razı gelmiyor. Çürümüşlüğün belgesi adeta bu programlar, toplumsal ahlaksızlığın sesli vesikaları gibiler.
Bu programların sosyolojik etkisi ise çok katmanlı.
Kadının temsilini izleyiciye ne şekilde sunuyoruz?
Sürekli şiddet gören, terk edilen, aldatılan, çaresiz ve ağlayan kadın figürü. Oysa bu ülkenin gücünü kendinde bulan, çocuğunu okutmak için üç işte çalışan, üretim yapan, çözüm üreten kadınları var. Onlar ekrana çıkmıyor, çünkü reyting getirmiyorlar. Onlar fark edilmiyor çünkü onlar bağıra bağıra ağlamıyorlar etkileşim uğruna.
Bir de işin hukuki boyutu var. Medya, adeta bir mahkeme gibi hareket ediyor. Tanıklar çağrılıyor, sanıklar ifşa ediliyor, sosyal medya linçleri dakikalar içinde başlıyor.
Masumiyet karinesi mi? O artık sadece hukuk kitaplarında kalan bir ideal. Canlı yayında DNA testi sonucu açıklanan bir adamın yüz ifadesini düşünün… Belki gerçekten yanlış yönlendirildi, belki de özel hayatı rezil oldu. Ama program finalinde alkışlarla uğurlanıyor. Ne de olsa her şey “izleyici için” değil mi?
Ama sormamız gereken şu: Bu programlar gerçekten çözüm mü sunuyor, yoksa kaosla mı besleniyor? İzleyici ne öğreniyor, neye ikna oluyor? Aile kavramı ne hale geliyor?
Ben kimsenin acısına sırtımızı dönelim demiyorum. Tam tersine, kadınların sesi olalım, çocukların haklarını savunalım. Ama “reyting malzemesi” yapmadan, ekranı bir terapi odasına çevirmeden, devletin yerine geçmeye çalışmadan.
Çünkü her televizyon programı bir mesaj verir.
Ve o mesaj, toplumun geleceğine yön verir.
Kadın programları eğer gerçekten “kadınlar için”se, önce kadına saygıyı öğrenmeli.
Yoksa bu ekranda ağlayanlar sadece konuklar değil, bir toplumun değerleridir.


















