Bir ekranın soğuk ışığı sızıyor odanın karanlığına.
Parmaklarımız, pürüzsüz cam yüzeylerin üzerinde alışık bir ritimle deyim yerindeyse, kaydırıyor.
Tek bir hareketle dünyalar önümüze seriliyor, tek bir dokunuşla mesafeleri yok ediyor gibiyiz.
Mutluyuz.
Biz yani kendini modern zanneden insan, avucunun içine sığdırdığı ve hatta tek bir parmakla yönettiği o küçük cihazla her şeye, her an hükmedebileceği sanrısını yaşıyor.
Yaşıyoruz.
Kendimizi zamanın ötesinde, mekânın üzerinde, neredeyse ölümsüz gibi hissetmeye başladığımız zamanlar.
Bilginin sonsuz akışında kaybolduğumuz, her şeye erişebilmenin o kibirli konforunda yaşadığımız süreçte, en yalın, en çıplak gerçeğimizi unuttuk: Biz, insanoğlu, etten, kemikten ve kırılgan duygulardan var edilmiş, topraktan gelip toprağa dönecek olan ölümlüleriz, değil mi?
Ve teknoloji, üzerimize örttüğü o sanal örtüyle bizi sadece birbirimizden değil, en çok da kendi içimizdeki o derin, sessiz odadan, yani kendimizden koparmadı mı?
İtiraf edelim.
Eskiden insanın kendiyle baş başa kaldığı, ruhunu dinlediği, vicdanıyla hesaplaştığı o kıymetli sessizlikler vardı.
Şimdi ise ne zaman içimizde bir sızı hissetsek, hemen cebimizdeki o gürültülü dünyaya kaçar olduk. Bildirimlerin sahte neşesiyle, beğenilme arzularının geçici tatminleriyle ruhumuzun açlığını, kalbimizin sızısını bastırmaya çalışıyoruz.
Oysa bastırdığımız şey, insanlığımız.
Bu sanal gürültünün içinde, bizi biz yapan en saf bağları, o eski bayramların sıcaklığını bile kaybettik. Göz göze geldiğimiz, büyüklere hürmetle sarılıp ellerini öptüğümüz, küslerin barıştığı ve kapı eşiklerinde neşeyle beklenen o gerçek bayramlar, yerini soğuk bir ekrandan topluca gönderilen mekanik tebrik mesajlarına bıraktı.
Vicdanı, bereketi ve gerçek bir kucaklaşmanın şifasını paylaştığımız o kutsal günleri, birer dijital görsele indirgedik.
Acıyı hissetmeyi, yas tutmayı, bir bayram sabahı bir arada olmanın şükrünü yaşamayı unuttuk, çünkü ekranlar bize her an tüketecek yeni bir illüzyon sunuyor.
Bir başkasının acısına ekrandan bakıp, parmağımızı hızlıca yukarı kaydırarak o acıyı saniyeler içinde unutabiliyoruz. Duygularımız dijitalleşirken, kalbimiz nasırlaşıyor.
Oysa dışarıda, o parlak camların çok ötesinde, acımasız ve muazzam bir gerçeklik akıp gidiyor: Zaman.
Biz ekran başında hayatı ertelerken, zaman pazarlık bile etmeden, kendi mağrur ritmiyle ömrümüzü öğütüyor. Tek bir parmak hareketiyle sayfaları geriye sarabiliyoruz, videoları durdurabiliyoruz, geçmiş bir anı tekrar tekrar oynatabiliyoruz. Bu dijital kolaylık, bize zamana hükmettiğimiz yanılgısını veriyor.
Oysa bu tarihin gördüğü en büyük trajedilerden biri.
Dönüp arkamıza baktığımızda, akıp giden saatlerin, günlerin ve yılların üzerinde hiçbir hükmümüzün olmadığını anladığımız o an, dehşet verici bir çaresizlikle baş başa kalıyoruz.
Boşa geçen zaman…
Ekranı ne kadar hızlı kaydırırsak kaydıralım, saçlarımızın beyazlığını durduramıyor, ne kadar kusursuz filtreler kullanırsak kullanalım, yüzümüzdeki yaşanmışlık çizgilerini gizleyemiyoruz.
Çünkü zaman, insanoğlunun karşısında diz çöktüğü, asla rüşvet kabul etmeyen tek yargıç.
Ve bu yolculuğun nihayeti, modern dünyanın adını anmaktan en çok korktuğu, ekranların arkasına saklayıp yok saymaya çalıştığı o mutlak son: Ölüm.
Teknoloji bize her gün yeni bir ölümsüzlük masalı anlatıyor, genç kalmanın formülleri, yapay zekayla sonsuza kadar yaşatılacak zihinler, dijital ayak izleri, falan filan…
Ölümü hayatın dışına ittikçe, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayabileceğimize inanıyoruz.
O soğuk ama uyandırıcı gerçeği makyajlayıp sakladık.
Ölümü unuttuk, çünkü ölümü hatırlamak, bu sahte tüketim çarkının dışına çıkmak demekti. Ölümü hatırlamak, elimizdeki o cihazı bırakıp yanımızdaki insanın gözlerinin içine bakmayı gerektirecekti. Ölümü hatırlamak, zamana hükmedemediğimizi kabul edip, teslim olmayı öğretecekti.
Şimdi durup sormak gerekiyor: Biz neyi feda ettik bu sanal cennet uğruna?
Bir insanın acısını yüreğimizde hissetmenin o kutsal ağırlığını, unutulan bayram sabahlarının neşesini, toprağa basmanın şifasını, bir kedinin başını okşarken parmaklarımızın ucuna bulaşan o saf sevgiyi ne ara bıraktık?
Bir gün o kaçınılmaz an gelecek.
Gözlerimizdeki o sahte ışıklar sönecek, parmaklarımız o cam yüzeylerin üzerinde artık hareket edemez olacak.
O son nefeste, hükmettiğimizi sandığımız o dijital evrenlerin hiçbiri, bizi içine düştüğümüz o büyük sessizlikten kurtaramayacak.
Akıp giden zamandan tek bir saniye bile satın alamayacağız.
İşte o gün, elimizde kalan tek şey, ekranda bıraktığımız beğeniler değil, yüreklerde bıraktığımız dokunuşlar, vicdanımızın temizliği ve gerçekten yaşamış olmanın o mahcup onuru olacak.
Geç olmadan, o sahte dünyaların fişini çekmeli ve göğüs kafesimizin altındaki o kırılgan, her an durabilecek olan saat tıkırtısını dinlemeliyiz.
Çünkü insan olmak, ölümlü olduğunu bilip, zamana yenileceğini kabul ederek, yine de sevgiyle ve vicdanla iz bırakabilmektir


















