“Medeni Hukuk, hukukun temelidir” der hukuk uzmanları. Medeni hukuk insanca yaşamanın, yaşayabilmenin de gereğidir. Özgürlük, yaşam hakkı, miras hakkı, evlenme/boşanma hakkı, eğitim hakkı, seçme/seçilme hakkı, düşünme hakkı, toplumsallaşma hakkı gibi birçok hak ve hukuku içerir.
Yakın tarihimize baktığımızda şer’i hükümlerle yönetilen ve şer’i hukuka dayalı Osmanlı İmparatorluğu’nda medeni kanunla ilgili ilk değişim Tanzimat dönemiyle başladı. Ahmet Cevdet Paşa tarafından yine fıkıha bağlı şekilde hazırlanan hukukî metinler Mecelle adıyla uygulamaya giren kanunlar oldu. Mecelle hukuku Osmanlı Devleti’nde toplumsal sorunlar ve yaşayış anlamındaki davaların çözümünde yani medeni hukuku içerecek şekilde olaylara cevap verebildi. Ancak aile hukuku ile ilgili kısımlar eksikti. Bu konuda yetersiz kalan Mecelle için Aile Hukuku ile ilgili kısımlar konusunda çalışmalar başlatıldı.
İttihat ve Terakki döneminde 1917’de hazırlanan “Aile Hukuku Kararnamesi”yle konuya çözüm getirilmeye çalışıldı. Ancak eğitim, miras, evlenme, boşanma, çalışma gibi haklardan yoksun olan kadının bu reformlarda yeri yoktu. Erkekler de vatandaşlık haklarından bazılarını yeni kazanıyordu. Eğitim politikasında vatandaş yetiştirmek önemseniyordu. Vatandaş kavramı erkek bireyleri kapsıyordu.
Tanzimat sonrası başlayan eğitim reformlarıyla eğitim almaya başlayan kadınlar, kendilerine tanınmış bir yasal hak olmaksızın Fırka (parti) adıyla bir dernek kuracak kadar Cumhuriyet dönemine haklarının bilinciyle giriş yapmışlardı. Türk Kadınlar Fırkası Nezihe Muhittin öncülüğünde kurulmuştu. Bu hareketleriyle kadınlar, erkek yöneticilere de vatandaş kimliğinde kadınların da yer alması gerektiğini gösteriyordu. Mustafa Kemal Atatürk aslında başından beri eşitlik kavramında vatandaşlık kavramında kadın -erkek birlikteliğini vurguluyor, bu eşitliği savunuyordu. Ancak doğru zamanı beklemekteydi ki bu hareket görüşünü destekler nitelikteydi ve özellikle de kadınların etkinliğiyle gerçekleşmişti. Mustafa Kemal Atatürk, toplumun her alanında kadınları erkeklerle birlikte eşit haklara sahip kılmak, hayalindeki çağdaş Türkiye’yi var etmekte ilk adımdı. Kadın -erkek eşitliğinde çağı yakalamış, rasyonel bir hukuk olmalıydı ve bu, devrimler için de gerekliydi.
Cumhuriyet döneminde Avrupa’ya hukuk tahsili için gönderilen öğrenciler eğitimlerini tamamlayıp yurda döndüklerinde İtalya, Fransa ve Almanya gibi batılı devletlerin kanunlarını içeren yazılar yayınladılar. Kısa sürede kurulan uzman heyetleriyle hukuk devrimi yolunda ilk adımlar atıldı, çalışmalar başladı.
Kanun hazırlıklarında çeşitli komisyonlar kurulmuştu. 11 Mayıs 1924 tarihli komisyonda ahval-i şahsiye komisyonunda yer alan isimler arasında, dönemin ünlü hukukçuları Hacı Adil Bey, Şevket Bey, Muammer Raşit Bey, Şükrü Kaya Bey, Ahmet Samim Bey, Ömer Nasuhi Bey (sağlık sorunuyla ayrılması sonucu yerine Cemal Atıf Bey geçmişti) bulunmaktaydı. Bu komisyon evlenme ve boşanma konularını ele almıştı. Ancak komisyonların genel yapısı Mecelle ve Aile Kararnamesi hükümlerini yani fıkıh esasını temel alan bir kanun çıkarmaktı. Oysa ki bazı hukukçular batı kanunlarının alınmasından yanaydı. Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) da batı kanunlarının örnek alınmasını savunmaktaydı. Ortak bir karara varılamayınca, komisyonlar dağıldı.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş ve dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte hukuk kurallarına sahip olmasını sağlayacak genç hukukçuların yetiştirilmesi için 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk burada yaptığı konuşmasında da “yeni kanunları yapacak ve uygulayacaklar bu kurumdan yetişecektir” diyordu.
Türk Medeni Kanunu’nun batı hukuku örnek alınarak yapılacağı fikri kuvvetlenerek İsviçre Medeni Kanunu’nun örnek alınması hükümet tarafından kabul edildi. Bu kanun bir heyet tarafından tercüme dilerek, hukukçu milletvekilleri, mahkeme başkan ve üyeleri, hukuk profesörleri ve avukatlardan oluşan 26 kişilik ilmî bir heyet tarafından Türk Medeni Kanunu hazırlandı.
Mahmut Esat Bey neden İsviçre Kanunu sorusuna verdiği cevapta 1804 tarihli Fransız kanunun eskiliği; Alman kanunun ise fazlaca soyut ve felsefik bir yapıya sahip olduğu oysa ki İsviçre Kanunun daha yeni, sade ve anlaşılır olduğunu söylemekteydi. Halkçı bir yapı arz eden İsviçre Medeni Kanunu yargıca hareket serbestliği tanıdığı gibi özellikle ekonomiyi destekleyici mahiyetiyle toplumsal hayata uyum sağlayan bir yapısı olduğunu belirtiyordu.
Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Ferit Hakkı Saymen, Selahattin Sulhi Tekinay gibi Fransızcayı iyi bilen, yurtdışında eğitim almış hukukçuların da Türkiye’de var olması devrimi hızlandıran bir konu olmuştur. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün daha II. Meşrutiyet döneminde Sofya’da askeri ataşe olarak görev yaptığı yıllardan itibaren savunduğu kadın-erkek eşitliği İsviçre Medeni Kanununda da yer almaktaydı. Bu husus ta İsviçre Medeni Kanunun örnek alınması için önemli bir nedendi.
Tasarının 17 Şubat 1926 tarihli meclis görüşmelerinde ilk sözü Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt almıştı:
“Bu kanunları devrimin büyük liderlerinin ilhamından aldığım gür verimlilikle düşünerek teklif ettim. Bu kanunlar devrimin anlam ve kavramını belirteceklerdir. Devrimin anlam ve kavramını belirten bu kanunların yayımı iledir ki Türk halkı, devrimden, devrimin verimliliğinden yararlanacaklardır. Bu kanunların en önemlisi bulunan ve Türk’ün sosyal yaşantısında devrimin gereklerini ve durumunu anlatacak olan bu medenî kanun dünyanın uygarlık âleminin en tanınmış yazarlarınca beğenilen bir uygar yapıttır. Bize de memleketimizin en seçkin hukukçuları tarafından aktarılmıştır. Dokuz yüzden çok maddeyi içine alan Medenî kanunumuzun en önemli bölümlerini özellikle aile, hukuksal kuruluşlar, miras sorunları ve mallarla ilgili haklar meydana getirmektedir. Türk tarihinin, benim anlayışıma göre en acındırıcı insanı Türk kadınıdır. Yeni tasarının aile kuruluşu ve miras hükümleri şimdiye kadar istenildiği zaman kolundan tutularak bir tutsak gibi yerden yere vurulan fakat dünya kurulalı beri hanım olan Türk annesini gereken saygılı yerine getirecektir. Türk annesini gerçek ve saygı değer yerine getirecek olan bu kanun, unutmamak gerekir ki, aynı zamanda Türk toplumunu en güçlü ve en temelli bir surette kuvvetlendirmiş olacaktır.”
17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanununun örnek alındığı Türk Medeni Kanunu kabul edildi. Kanun, 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.
Dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un, yapılan eleştirilere verdiği cevaplardan biri çok eşliliğin kaldırılmasıyla ilgiliydi: Birden fazla evlenen erkeğin hanımından da sadakat bekleyemeyeceğini ifade eden Bozkurt, “Viyana kapılarına kadar evladını yollayan Türk anasının elbette İsviçreli bir hizmetçi kadar değerli olduğunu” ifade edecekti.
Neden İsviçre Medeni Kanunu örnek alınmıştı?
-Öncelikle sade ve anlaşılır bir dile sahip olması,
-Kadın – erkek eşitliğine dayanan aile hukukunun sağlanmış olması,
-Hakimlere geniş takdir yetkisi vermiş olması,
-Yenilikçi, çağdaş (güncel şartlara uygun), demokratik ve laik olması.
Türk Medeni Kanunu ile neler elde edildi?
-Din temelli hukuk yerini aklî ve dünyevî temelli (laik sistem) bir hukuk sistemine bıraktı. Din ayrımı gözetilmeksizin tüm vatandaşlara uygulanacak bir hukuk sistemiydi.
Laik hukuk-hukukta laiklik önemlidir ve üzerinde durulması gerekir. Laiklik kavramını anlamak için Osmanlı İmparatorluğu’nun kozmopolit yapısını, Tanzimat döneminin batılılaşma çabalarıyla ayrışan toplum yapısını, Islahat Fermanıyla genişleyen kapitülasyon haklarıyla ortaya çıkan azınlık ve yabancı devletler işbirliğini, ol(a)mayan vatandaşlık haklarını iyi bilmek gerekir. Bu kozmopolit yapının ezici etkisi Lozan Barış Antlaşması’nda da hissedilir şekilde yaşanır. Evet kapitülasyonlar kaldırılmıştır ama bazı hukuki durumlarda hâlâ azınlık hakları devrededir. İşte böylesi bir durum da hukuk alanında yaşanmıştır. Şöyle ki azınlıklarla ilgili davalarda patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkisi vardı. Lozan Barış Antlaşması’nın 42’nci maddesi ile Türkiye’deki azınlıklara, aile ve şahsın hukukunu kendi örf ve adetlerine göre belirleme imkanı sağlanmıştı. Bu amacı gerçekleştirmek üzere azınlık gruplarının temsilcilerinden oluşacak bir komisyon kurulması gerekiyordu. Bu ise tam bağımsızlık ilkesine aykırıydı. Türkiye Cumhuriyeti devleti tam bağımsızlık ilkesinden ödün veremezdi. İşte bu ilke laiklik ilkesiyle sağlanabilirdi, tüm vatandaşlar hukuk önünde de eşittir. Bu anlamda Türk Medeni Kanunu dinî içerikten uzak olup dünyevî karakter taşır. Dünyevî yani laik. Laiklik kavramını dünyevî karşılığıyla bir eğitim talimatnamesinde ilk kez kullanan kişi dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’dir.
-Türk Medeni Kanunuyla, tüm vatandaşları içine alan hukuk sisteminde kadınlar da yer alıyordu.
-Kadınlar miras hakkına sahip oluyordu. Medeni kanuna göre kız-erkek eşit miras hakkına sahipti.
-Mahkemelerde ceza hukuku ile ilgili kadının şahitliği eşit değildi. İki kadının şahitliği bir erkek şahide denkti. Bu eşitsizlik de medeni kanunla giderildi.
-Evlenme ve boşanmada kadına da haklar tanındı. Erkeğin tek taraflı boşaması kaldırıldı.
-Şer’i hukukun kabul ettiği erkeğe dört kadınla evlilik hakkı kaldırılarak tek eşlilik kuralı getirildi.
-Dinî nikah (İmam nikahı) yerine resmî nikahın hukuki geçerliliğinin kabul edilmesi ve nikah için belediyelerin yetkilendirilmesi kabul edildi.
-Kadınlar istedikleri işlerde çalışma hakkını elde etti.
-Kadınlar vatandaşlık hakkını medeni kanunla elde ettiği gibi bu kanuna dayanarak kısa sürede siyasi haklara da sahip olmuştu. (1930 Yerel seçme ve seçilme hakkı, 1934 Genel seçme ve seçilme hakkını elde etmişlerdir.)
Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde gözden geçirilerek güncellenmiştir (Yeni Medeni Kanun). Ülkemizde medeni hukuk kıstaslarının belirlenmesinde Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Kemal Oğuzman, Jale Akipek gibi pek çok hukuk bilim insanlarını da anmak gerekir. Kısaca söylemek gerekirse; Türk Medeni Kanunu, dönemin ekonomik, sosyal ihtiyaçlarının ve siyasi beklentilerini karşılayacak şekilde hazırlanmıştır. Türk Medeni Kanununa göre, tüm vatandaşlar din, cinsiyet, sosyal statü ayrımı yapılmaksızın eşit haklara sahiptir.
Kutlu Olsun!.. Hukuk devleti olmanın yüceliğiyle, nice yıllara…
Kaynaklar
Elif Dursunüst, “Kabul Edilme Sürecinde Türk Kanun-ı Medenîsi”,Usûl İslam Araştırmaları, Sayı:12, Temmuz-Aralık 2009, s.159-170.
Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi -I, 1924-1930, Devrimler ve Tepkileri, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


















