Yüreğimiz sızlıyor her gün bir çocuk hikâyesi, hem de acı hikâye duymaktan. Çocuk değil bazen de bebek. Bu hikâyelerde küçük çocukların muzip yaramazlıkları olmalı, dinlerken hafif tebessüm ettiğimiz. Haylaza bak diyebildiğimiz. Ama nerede böyle bir şey, o bizim çocukluğumuzmuş, o eskidenmiş demekle kalıyoruz.
Atalarımız masum derdi ve masum diye severdi çocukları. Temiz, saf, pak anlamında. Saçına dokunamazdı, öpemezdi yanakları sarkar diye koklardı bebekleri büyüklerimiz. Her zaman çocukların, söylenmese de özel bir yeri vardı. Çocuk, kültürümüzde saflığı, özgürlüğü, merakı, haşarılığı, çocuksu yaramazlığı, oyunu, eğlenmeyi, gülmeyi, neşeyi ifade ediyordu. “Çocuk evin neşesi”, “çocuk olan yerde dedikodu olmaz”, “çocuk olan yerde melekler hazır bulunur” vs. deyişleri çoğaltmak mümkündür.
Kısacası çocuk önemlidir Türk toplumunda. Çocuk yarındır, gelecektir, yarının büyüğüdür, vatanın bekçisidir. Atamız Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni çocuklara, gençlere emanet etmiştir. Bursa ziyaretlerinden birinde kendisini karşılamaya gelen çocuklara şöyle seslenmiştir Mustafa Kemal Paşa:
“Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz." .
Geleceğimiz olan çocuklarımız…
Çocuk gelin, çocuğa/ bebeğe yapılan cinsel istismar, çocuğa şiddet, çocuk cinayeti, kaybolan çocuklar, kaçırılan çocuklar daha nice haberler son zamanlarda akıl almaz derecede arttı. Ne oluyor bu topluma, ülkemize, dünyaya akıl alır gibi değil. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyor insan. Çocuklara yakışmayacak hikâyeler. Ekonomiyi dert eden çocuklara kederlenirdim daha önceki haberlerde. Çocuk oyunu, eğlenmeyi düşünmeli okulda bir simite vereceği parayı değil derken şimdi de çocukların can güvenliğini düşünmek zorunda kalmak bir felaket.
Fazla korumacı aile her zaman biz eğitimcileri endişelendirir. Çocuğun yaratıcılığını engeller, psikolojik baskı yaratır, özgürleşemez, sorumluluk sahibi olması güçlenir gibi bilimsel teoriler ileri süreriz. Ancak bu kadar vahşi ve ilkel durumlar, sapıklıklar karşısında ailelere ne demeliyiz, ne yapmalıyız, nasıl ve kime karşı korumalıyız çocuklarımızı bilemiyorum.
Biz çocukken diye başlamak istiyorum ve çocukluğumuzu hatırlayınca sanki bugünü unutuyorum. Tam bir kardeşlik, komşuluk değil akrabalık. Ben çoğu komşumuzu akrabamız sanıyordum, sonra öğrendim ki bazı komşu, arkadaş akrabadan daha yakınmış. Çünkü biz kardeş olarak büyüdük ve herkesi kardeş bildik. Yaşanılan bölge ve çevrenin de etkisi önemlidir bu durumda. Kozmopolit şehirlerde bu birlik, dostluk daha da anlam kazanır ki Türkiye’nin birçok yeri kültürel anlamda bir bütünlük kazanmıştır. Saygı, sevgi ve hoşgörü ile büyüdük bizler. Çocuktuk, çocuk olarak güldük, eğlendik, büyüdük.
Bizden öncekilerin yani büyükanne, büyükbaba, anne, babalarımızın ise kendi çocukluklarının yokluk içinde geçtiğini ama o zamanki mutluluğu bir daha hiç bulamadıklarını söylemeleri ise çok değerlidir. Savaş görmüşler, aç kalmışlar, oyuncakları yok, çikolatayı bile tatmamış ama bez bebekleri, tahtadan atları, bir de ekmek arası tuz serptikleri tereyağlı ekmekleri yalın ayak, burnu sümüklü toz içinde koştukları o çocuk mutluluğunun, neşesinin tadını unutamamışlar. Bu o kadar kıymetli ki. Varlık içinde, her istediğini elde etmiş bir büyüğümüz o yok zamanlarını arıyor, bayramda alınan elbisesinin sevincini, yeni ayakkabısının kokusunu arıyor. İlk defa yurtdışından getirilen çikolatının verdiği hazzı arıyor. İşte çocuk duyguları, çocukluğa özlem bu. Şimdi biz çocuk eve güvenle geldi mi, kimsenin tacizine uğradı mı, çocuğuma psikolojik baskı yapıldı mı inanın diyecek çok şey var, içim acıyor. Bir tarafta da savaştan etkilenen çocukların durumu. Ne suçları var o günahsız masumların..
Yakın tarihimize baktığımızda da savaşlarla geçen süre içerisinde çocuklar şartlardan yine olumsuz etkinlenmişlerdir. Ama bu etkilenme daha çok ekonomik yokluk, ebeveyn kaybı ile kimsesizliktir, sahipsizliktir. Örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da görevli iken Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı olaylar buna örnektir. Çocuklar kimsesiz kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa burada kimsesiz kalan çocukları görmüş, Van’da kimsesiz bir çocuk olan Abdürrahim’i Beşiktaş Akaretler’deki evinde oturan annesi Zübeyde Hanım’a emanet etmiştir. Mustafa Kemal Paşa küçük Abdürrahim’in eğitim almasını, ülkesine iyi bir vatandaş olarak meslek sahibi olmasını sağlamıştır. Abdürrahim bir mühendis olarak vatanına gururla hizmet etmiştir.
Çocukluk günlerinden söz ederken Mustafa Kemal Atatürk Çankaya’da yakınlarına “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince, bunun bir kuruşunu kitaba ayırırdım. Eğer, böyle olmasaydı, bu yaptıklarımı yapamazdım” demiştir.
Mustafa Kemal Atatürk için çocuk ve çocuk sevgisi önemliydi. Bu sebeple çocuk haklarına önem veren Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde Türkiye Cumhuriyeti Cenevre Çocuk Hakları Bildirisini imzalayan ülkeler arasındaydı. Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi 1924 tarihinde beş maddelik bir bildirge olarak hazırlanmıştı. 1928 yılında Türkiye bu bildirgeyi imzalamıştı. Bildirgede çocukların sağlıklı ve güvenli bir ortamda yaşaması, felaket anında çocuğa öncelik verilmesi, çocukların her türlü istismara karşı korunması gibi konuları içermekteydi. Bildirge, değişen dünya konjonktürüyle birlikte güncellenerek dönüştürülmüştür. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi (1959), Türk Çocuk Hakları Bildirisi (1963), Birleşmiş Miletler Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989) gibi.
Türkiye tarihinde çocuk hakları ile ilgili hukuki çalışmaların Osmanlı döneminde Tanzimat’tan sonra başladığını söyleyebiliriz. Yine Tuna Valisi Mithat Paşa “Çocuk Islahevlerine” ait bir tüzük düzenlemiş ve 1868 yılında Dahiliye Vekâleti’nce bütün valiliklere yazı gönderilmişti. Çocukların korunmasının gerekliliğinin konuşuluyor olması özellikle savaşların yaşandığı dönemde en savunmasız kesim olarak kadınlar ve yaşlılar gibi çocukları da gündeme getirmişti. Çocuk bakımı ve çocukların korunması devletin politikaları arasındaydı.
Türkiye Cumhuriyeti, devlet politikaları arasında çocuğa ayrı bir yer vermişti. Gürbüz çocuk, sağlıklı çocuk konusunda da ayrıca politikalar benimsemişlerdi. Devlet ve kültür politikaları arasında çocuk önemseniyordu. 24 Nisan 1933 tarihinde Taksim meydanında “Hakimiyet ve Çocuk Bayramı” kutlamaları kapsamında düzenlenen çocuk mitinginde İstanbul Halkevi adına Nakiye Elgün konuşma yaparak çocukların bayramını kutlamıştı. Törende çocuklar ellerinde tuttukları pankartlarla “Öpülmemek isteriz, anne sütü isteriz, güneş isteriz, açık hava isteriz, yalnız yatmak isteriz, gürbüz olmak isteriz” gibi pankartlarla Taksim meydanında toplanmışlardı.
Türkiye’de Çocuk Bayramı olarak bir günün, 23 Nisan Hakimiyet-i Milliye gününün kutlanması dünya çocuklarına da örnek olmuş bir bayramdı. 23 Nisan, UNESCO’nun 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesiyle bütün dünya çocuklarının, Türkiye çocuklarının öncülüğünde kutladığı tek çocuk bayramı olmuştur.
Savaşta kimsesiz kalan çocukları aynı zamanda Kâzım Karabekir Paşa da gündemde tutmuş, Darüleytamlarda barınmalarını ve savaş zamanında bir çok çocuğun güvenle İstanbul Selimiye Kışlası’na gönderilmesini sağlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, 30 Haziran 1921’de bugünkü adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etmiştir. Ailelerini savaşlarda kaybeden çocukların himayesi için açılan bu cemiyetin kuruculuğunu ve koruyuculuğunu Mustafa Kemal Atatürk üstlenmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’le karşılaşan çocuklar şanslıydı. Bu şanslı çocuklardan biri Bursa’da gördüğü öksüz ve yetim Sabiha’ydı. Küçük kızı manevi evlat edinen Atatürk, bu kızın ilk kadın Türk pilotu olmasını sağlamıştı. Sabiha Gökçen örnek bir Türk kadınıydı.
Atatürk’ün manevi kızlarından bir diğeri de Nebile’ydi. Öğrenim için İstanbul’dan Ankara’ya getirilen Nebile daha sonra Viyana Büyükelçiliği başkâtibi Tahsin Bey ile evlenmişti. Atatürk’ün ölümünden birkaç gün önce kendisini ziyaret ederek ağlayan Nebile’ye Mustafa Kemal Atatürk; “Sana emrediyorum, ağlamak yasak!..” diyerek onun ağlamasını istememişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluğu yoksul geçmişti. Yokluğun ne demek olduğunu bilen Mustafa Kemal Paşa çocukların her daim neşe içerisinde olmasını önemsemişti. Milli Mücadele döneminde dahi çocukların mutlu olması, geleceğe umutla bakmaları için çabalamış, çiçek bayramı, ağaç bayramı, bahar bayramı gibi, çocukların doğa ile buluştuğu baharı, yeniden doğuşu simgeleyen şenliklerin yapılmasını teşvik etmişti. Gittiği şehirlerde, kasabalarda önce çocuklarla buluşmuş onların her biriyle ayrı ayrı ilgilenip hediyeler vermeyi ihmal etmemişti. Savaşlarla geçen karamsar ortamdan çocukları uzaklaştırmak, korumak istemişti.
Çocuk sevgi, samimiyet, dürüstlük, temizlik kelimesiyle karşılık buluyordu Mustafa Kemal Atatürk’te. Yaşı ne olursa olsun yakınlarına, sevdiklerine genelde çocuk diye hitap ederdi. Mustafa Kemal Atatürk İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde çocuk bakımı dersleri için çocuk bahçesini ziyareti sırasında etrafındakilere bir soru sormuştu:
“ Biz niçin çocukları severiz ?”. Herkes farklı cevaplar vermişti. Mustafa Kemal Atatürk en sonunda kendi fikrini söylemişti:
“ Çocukları severiz. Çünkü bizim devamımızdır. Her çocukta biz, ebediyete doğru uzanıp giden iştiyaklarımızın (istek, özlem) tatminini buluruz.”.
Çocuk gelecektir, yeni nesildir, ülkenin bekasıdır ve her şeyden önce yaşam hakkı bulunan her canlı gibi bir candır. Tarih boyunca kültürümüzde var olan, değerli olan çocuklar nasıl oldu da yetişkin dediğimiz garip mahlûkların ellerinde vahşice katliamlarına kurban edilir oldu? Hepimizin üzerinde düşünmeye, çok yönlü olarak eğitim, bilim ve ahlâk imgeleriyle kendimize gelmeye ihtiyacımız var.
















Hoc*** o kadar güzel anlatmışsınız ve hepimizin hislerine tercüman olmuşsunuz li varolun