Türkiye Cumhuriyeti’nin etkili ve önemli eğitim projelerinden biri de Köy Enstitüleridir. Köye yönelik eğitimin İkinci Meşrutiyet döneminde Ethem Nejat gibi eğitimcilerin köycülük ideolojileriyle başladığı düşünüldüğünde yaklaşık 30 yıllık bir sürede hedeflenen eğitim kurumuna ulaşıldığı söylenebilir.
Köye yönelik eğitim ve köycülük hareketi narodnik/halkçı düşüncenin Osmanlı döneminde Türkiye’ye gelmesinde etkili olan Ethem Nejat ve dönemin mebusu İsmail Mahir Efendi’nin halkı önemseyen fikirleri köy eğitiminde önemli gelişmelerdi. Ancak hem Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin erken dönemlerinde köye yönelik eğitim konusunda hedefe ulaşılamamıştı.
Köye yönelik okul deniyor ancak okullar şehirde açılıyordu. Şehirdeki bu okullara şehir çocukları geliyor ve bu okullar köye, köylüye ulaşmak noktasında yetemiyordu. Teorik derslerin ön planda tutulduğu okullarda, uygulamadan yoksun öğretmenler köyün şartlarıyla başa çıkamıyordu. Dolayısıyla köylüye eğitim ulaştırılamıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi halk için halkla beraber, halka yönelik halkçı anlayışla oluşturulmuştu. Ancak 1935’lere gelindiğinde hâlâ köye eğitim götürülememekteydi. Bu durum Atatürk’ü üzen bir konuydu. Açılan Köy Öğretmen okulları da istenileni karşılayamıyordu. Hâlâ köylere temel eğitim olan ilkokul eğitimi ulaşamıyordu.
Pratik ve günü kurtaracak bir eğitim projesi 1935’lerin sonunda “Eğitmen Projesi” olarak ortaya atılmıştı. Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde uygulanan bu proje ile askerliğini onbaşı ya da çavuş olarak yapan köylü gençlere altı aylık kurstan sonra eğitmen unvanı verilerek küçük köylere ve/veya üç yıllık ilkokullara gönderilmişti. Böylece ilkokullardaki öğretmen sıkıntısı hafifletilmişti. Eğitmen projesi için 1936’da Eskişehir’in Mahmudiye köyünde bir Eğitmen Kursu açılmıştı. Aynı yıl nüfusu 400’ün üstünde olan köylere öğretmen yetiştirmek üzere İzmir Kızılçullu’da ve Eskişehir Çiftelerde Köy Öğretmen Okulları açıldı. Ve bu okullar daha sonra Köy Enstitülerine dönüştürülecekti.
Bu çalışmalar geçici çözüm önerileriydi ve istenilen hedefi tam karşılayamazdı. Kalıcı ve etkin bir girişim gerekliydi. Tüm bu çalışmalar ve gelişmeler yaşanırken ülkenin eğitimini şekillendirecek, büyük işlere imza atacak iki farklı eğitimci yetişmekteydi. Darülfünunda felsefe eğitimi alan daha sonra öğretmenlik görevlerinde bulunan, Fransız eğitimini incelemiş ve gözlemlerini kitaplaştırmış bir isim Hasan Âli Yücel; diğeri resim-iş öğretmeni, Almanya eğitim hayatını incelemiş, gözlemlerini kitap olarak yayınlamış, eğitimci İsmail Hakkı Tonguç memleketin eğitim reformlarına kafa yoran isimlerdi.
Hasan Âli Yücel 1939 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak göreve başladığında İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürü görevinde bulunmaktaydı. Fransız eğitimi ve Alman eğitimini gözlemlemiş, incelemiş iki eğitim uzmanının genç Türkiye Cumhuriyeti’nde halka/köylüye yönelik eğitimde fırsat eşitliğini sağlaması için imkan tanınmıştı. İşte Yücel ve Tonguç bu fırsatı eyleme geçireceklerdi. 17 Nisan 1940 tarihli 3803 sayılı “Köy Enstitüleri ve Köye Lüzumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu” çıkarılmış; bunu 4274 sayılı “Köy Okulları ve Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu” izlemişti. Buna göre, 11 değişik yerde Köy Enstitüsü açılmış, 1936-1937’de açılan 3 öğretmen okulu da enstitüye çevrilmişti. Enstitülere rehberlik yapmak için Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü adıyla üç yıl süreli bir okul daha açılmıştı. 1948’e kadar enstitü sayısı 21’e çıkarılmıştı. Memleketin köyleri eğitime kavuşuyordu.
Köy Enstitülerinin açılma şekli Köy Enstitüleri Kanununun birinci maddesinde yazılmıştı: “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, maarif vekilliğince köy enstitüleri açılır”.
Enstitülerin ilk resmi öğretim programı 1943 tarihli olup ilkokuldan sonra 5 yıl eğitim alınıyordu. Bu beş yıllık eğitimde 114 hafta kültür dersleri, 58 hafta ziraat ders ve çalışmaları, 58 hafta teknik ders çalışmalarına ayrılmıştı. Haftalık ders dağılımı Kültür dersleri: 22 saat; Ziraat dersleri ve çalışmaları:11 saat; Teknik ders ve çalışmalar: 11 saat olarak planlanmıştı. Hasan Âli Yücel bu sebeple; “Açtığımız okullara Enstitü adını verdik, çünkü bu kurumlar daha önceki öğretmen yetiştiren kurumlardan farklıdır” diyordu.
Köy Enstitüleri, uygulamaya dayalı yaparak, yaşayarak öğretilen iş okullarıydı. Buradan sadece öğretmen değil, köye sağlıkçı, ziraatçı, tesisatçı, marangoz, aşçı, terzi, çocuk yetiştirici ve birçok uzmanlığı içinde barındıran tam donanımlı öğretmen gönderiliyordu. Köylü, öğretmen ihtiyacıyla birlikte birçok eksiğini giderecekti. Türkiye Cumhuriyeti için çok pratik, ekonomik ve hızlı bir gelişme sağlayacaktı. Tam da İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuzlukları ve yoklukları içinde umut verici bir hareketti. Köy Enstitüleri Dünya Savaşı’nın içerisinde doğdu (1940) ve öldü(rüldü) (1946). Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartlar, açlık, yokluk çocuklara sirayet etmeyecek şekilde Köy Enstitüleriyle bir koruma sağlamıştı. Gelecek neslin köy çocukları yatakhanesiyle, yemekhanesiyle, kütüphanesiyle, dershanesiyle, revir, tiyatro-spor salonlarıyla variyetli yetişiyordu. Hatta devletin sağladığı imkanlarla ailesine bile yetebiliyordu. Kendilerine tahsis edilen dikiş derslerinde kullandıkları kumaşlardan arta kalanları kardeşlerine gömlek, mintan, pantolon yapıyorlardı.
Köylü çocuklar 11-12 yaşlarında geldikleri yuva dedikleri enstitülerinde ilk defa ranza, nevresim, ilk defa yemekte çatal, kaşık, ilk defa ayakkabı görüyordu. Bakın piyano demiyorum, mandolin demiyorum, ayakkabı diyorum. İnanılır gibi değil diyebilirsiniz ama bazı köylerde durum bundan ibaretti. İşte o yüzden Mustafa Kemal Atatürk köylerin aydınlatılmasını, köylünün eğitimini çok önemsiyordu. 1930’lar, 1940’lar Türkiye’sinde yokluk farklı alanlarda farklı şekilde yaşanmaktaydı. Halkçı anlayış, halka tüm eşitliği sağlamak durumundaydı.
Enstitülü çocuklar daha ilk yıllarında köylerine izine gittiğinde köylerinde fark yaratıyordu. Kıyafetleri ile, ellerindeki kitaplarıyla, mandolinleriyle, başlarındaki kepleriyle küçük hanımefendi ve beyefendi halleriyle dikkat çekiyorlardı. Ama onlar dikkat çekmenin ötesinde birer köylü öğretmenler olarak örnek olmalıydılar. Köylülerdi, köyde doğmuşlardı ki bu enstitülere kayıt olmanın şartıydı ve köylü öğretmen olarak köyünü aydınlatmalıydı. Devlet onlara büyük yatırım yapmıştı, onlardan beklenen başarılı olmaları, öğretmen olarak yirmi yıl zorunlu hizmetle köye öğretmenlik yapmalarıydı.
Saf, temiz, kültürlü, azimli, güçlü, cesaretli, kahraman, köylü, köyün ruhunu bilen, adaletli köy çocukları köye öğretmen olmanın guruyla eğitim hayatlarını sürdürdü. Tonguç babaları Alman eğitim hayatını enstitülerde işlik ve atölye uygulamalarına taşırken; Yücel Fransız eğitim uygulamalarıyla sanat ve felsefe alanlarında etkili oluyordu. Bir tarafta iş için eğitim diğer tarafta sanat için eğitim Köy Enstitülerini biçimlendiriyordu. Üretmeden tüketemezsin! anlayışı enstitülü gençlerin hayat şiarıydı.
Eğitim hayatı devam ederken köylerdeki feodal düzenin rahatı kaçmaya başlamıştı. İzine gelen yeni yetme öğretmen adayı boyundan büyük laflar ediyordu. Hak, hukuk, üretici eğitim, işlikler, sanat, tiyatro, resim, diğer tarafta hayvan yetiştiriciliği, tarım hayatı, zirai yaşam, köylüyü hurafelerden uzaklaştırma, bilgiyi sunma… Bunlar bazı kesimi rahatsız edici hareketlerdi. Diğer taraftan İkinci Dünya Savaşı’nda ülkenin tarafsız tutum izlemesinin yarattığı sıkıntılar ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bu sıkıntılı durumda tek suçlu olarak görülmesi…
İş eğitimi, üretici eğitim Alman ekolünden alınan bir anlayışken, dönemin kalem erbaplarının bu anlayışın Rusya’dan Komünizm etkisiyle alındığını söylemesi ve savunması Enstitüleri yıpratan en görünür etki olmuştu. Enstitüler incelemeye alınmış, okutulan dünya klasikleri bu tezin kanıtı gibi gösterilmişti. Bundan başka eğitimin karma olması, kampüslerde kızlarla erkeklerin bir arada olması diğer bir eleştiri konusuydu. Çocukların amele gibi çalıştırılmasından, batı tarzı müzikle meşgul olunmasına, komünist kitapların okutulmasından, karma eğitimin ahlaksızlığına varan ve dozu her defasında artırılan karalamalar feodal düzenin!? galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Ve 1946’da Enstitülerin kapatılma kararı alınmıştı. Bu tarihten itibaren öğrenci alınmamış, 27 Ocak 1954 tarihinde Köy Enstitüleri İlköğretim okullarıyla birleştirilerek faaliyetleri sona ermişti.
Enstitüler bölgesel kalkınmayı da hedeflemişti. Bölgenin durumuna göre gelir kaynaklarını zenginleştirecek şekilde halıcılık, dokuma gibi el sanatları, arıcılık, konservecilik gibi yetiştiricilik üzerinde de durularak eğitimler özelleştiriliyordu. Burada batı sanatı kadar öz kültüre ve sanata da değer veriliyordu. Beethoven dinleyen kulaklar aynı zamanda Aşık Veysel’i de dinliyordu. Enstitülerin kurucuları Yücel ve Tonguç öz kültürümüzü kaybetmeden evrenselliği de tanımalıyız diyordu. Özellikle Yücel’in hümanizm görüşü dönemin güncel değişimlerinde öz kültürü kaybetmeden değişimi görmek anlamında çok değerliydi.
Bugün 17 Nisan Enstitülülerin Bayramı, her yıl çeşitli etkinliklerle kutlanmakta. Umarım bu kutlamalar bu değerlerin farkındalığıyla, fikirleri özümseyerek, sen ben kavgasıyla değil biz olarak kutlanır, konuşulur, değerlendirilir. Bugün bir köy enstitüsü kurmak değil ama bu kurumların düşünce ve metotlarından yararlanarak çağımızın ihtiyaçlarına göre yol almak için tekrar tekrar incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken kurumlardır. Amaç kutlama değil, amaç ANLAYABİLMEK olmalıdır.
Başta köy enstitüsü kurucuları Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere, emek veren tüm eğitici ve görevli kadroya, Köy Enstitüsü mezunu olan Büyükannem ve Büyükbabam nezdinde tüm Enstitülü öğrencilere (öğretmenlere) ve tabi ki Başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk’e minnettarlıkla… Ruhları şad olsun, yaktığınız ışıklar sönmeyecek…


















