“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Yeryüzünde yaşayan insanlar, farklı dilleri konuşurlar, ayrı dinlere inanırlar ve farklı kültürlere mensupturlar. Aynı dil, din ve kültürü paylaşan insanlara millet denir. Milletler, bir coğrafya üzerinde yaşarlar. Ülkenin ve medeniyetlerin ömrü ile coğrafyası arasında sıkı bir ilişki vardır.
Türkler, tarihin çeşitli devirlerinde çok sayıda devletler kurmuşlardır. Türk devletlerinin ömürlerinin uzun olmasında, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın etkisi büyük olmuştur. Bugün de yeryüzünde çok sayıda Türk devleti vardır. Ayrıca devlet olamayan azınlık durumunda olan Türkler de bulunmaktadır.
Türklere ait ilk yazılı bilgilere MÖ 97 yıllarında Çin kaynaklarında rastlanmaktadır. En eski Türk yurdunun batıda Aral Gölü çevresinden doğuda Orhon ve Tula nehirlerine kadar uzanan geniş toprakları içine alan bir bölge olduğu kabul edilir. Ancak Türk yurdunun esas merkezini Altay dağları çevresi ile orta Yenisey sahası oluşturur.
Tarihin geçmiş dönemlerinde değişik ve uzun zaman dilimleri içinde birlik ve beraberlik içinde yaşayan Türk Dünyası, kurmuş olduğu medeniyetlerle tarihe altın harflerle adını yazdırmıştır. Ne yazık ki 19. Yüzyılda paramparça olmuş ve 20. Yüzyıla esaret altında girmiştir. Bu esareti ilk kez Türkiye kırmış ve bağımsızlığını kazanmıştır. Diğer Türk Dünyası ülkeleri 20. Yüzyılın sonunu beklemek zorunda kalmıştır. Öyle görünüyor ki tarihten aldığımız bilgiler ışığında 21. Yüzyıl Türk Dünyası’nın yeniden şahlanış asrı olacaktır.
Türkler, az veya çok, bugün yeryüzünün hemen hemen her yerinde yaşamaktadırlar. Ancak bazı yerlerde azınlıkta olup bir devlet kuramamışlardır. Türkiye bir Türk ülkesidir. Yunanistan’daki Batı Trakya bir Türk Bölgesidir. Almanya’da yaşayan Türkler ise bir azınlığı oluşturur.
Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe sözlükte, Türk; Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan gelen kimse diye tarif edilmektedir. Söz konusu bu kimselerden oluşan topluluklara Türkler denir. Türk sözcüğünün anlamı; “Güçlü, kuvvetli, miğfer, türemiş, şekil kazanmış” demektir. Türk kelimesinin geçtiği ilk devlet Göktürk devletidir. Orhun kitabelerinde Türk kelimesi, bazen Türk bazen de Türük olarak yazılmıştır. 11. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud; Türk adının Türkler’e Tanrı tarafından verildiğini belirterek, Türk adının “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı” demek olduğunu yazar.
Türk kelimesi, Tevrat’ta da geçmektedir. Tevrat’ta Türklerin Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan geldiği kabul edilir. Yafes, öleceği sırada büyük oğlu Türk’ü yerine oturtup, diğer çocuklarına da Türk’ü kendinize Hakan bilip onun sözünden çıkmayın demiştir. Türkler, üç beyaz ırk grubundan “Europid” grubunun “Turanid” tipinden gelir. Kafa yapıları “Brakisefal” (Yuvarlak Kafalı) dir. Ortaçağ ve İran kaynaklarında Türk sözü, “Güzel insan” karşılığı kullanılmıştır.
Türkler’in anavatanı Orta Asya’dır. 9. Yüzyıldan itibaren nüfuz fazlalığı, mer’a yetersizliği ve su kıtlığı gibi nedenlerle Orta Asya’dan Batı’ya doğru göç etmeye başlamışlardır. Bunun sonucunda 11. Yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır. Alman bir araştırmacı (Blumenthal) “eğer Türk halkları olmasaydı, bugün Avrupa daha kötü durumda olurdu” demiştir.
Bugün Türklerin yoğun olarak yaşadığı topraklara Türk ülkesi ve bu ülkelerin tümüne de Türk Dünyası adı verilmektedir. Türk Dünyası’nın dil, din, ırk, kültür ve medeniyet bakımından ortak paydaları vardır. Söz konusu bu ortak paydalar, Türk Dünyası Birliği’nin yapılanmasında önemli rol oynamaktadır. Türkler tarihte çok sayıda devlet kurmuşlardır. Bu devletlerin sayısı yüzün üzerindedir. Tarihteki Türk devletlerinin sayısı ne olursa olsun, tarihin her döneminde Türkler, devlet geleneklerini korumuşlardır.
Bugün Dünya kamuoyunda, Batı Dünyası tarafından işlenen bir teze göre, “Türklerin esas vatanı Orta Asya’dır, o halde bütün Türkler Orta Asya’ya gitmelidir” gibi bir safsata görüş vardır. Bu da milattan önce gerçekleşmiş olan göç hareketine dayandırılmaktadır. Öte yandan, Türk medeniyetinin tekrar kurulmaması için sanki tüm dünya elbirliği yapmış gibidir. Bugünün süper güçlerinin ideallerinde hep parçalanmış ve ezilmiş bir Türk Dünyası yatmaktadır.
Dünya ölçeğinde zaman ve mekân ilişkisi kurularak ve siyasi coğrafyanın süzgecinden geçirilerek denilebilir ki; Japon Denizi’nden Adriyatik Denizi’ne kadar uzanan geniş topraklar, Türk Dünyası olarak kabul edilebilir. Ve bugün Türk Dünyası, Batı Avrupa ve Rusya’yı güneyden bir hilal şeklinde kuşatmaktadır. 19. ve 20 yüzyılda aralıksız süren Türk soykırımına rağmen bu hilal dimdik ayaktadır.
Türklerin ilk dini bir vecd tekniği olarak tarif edilen Şamanizm’dir. Göksel yüce bir Tanrı’ya inanmaktadırlar. Gökyüzü Tanrı kavramı ile eş tutulmaktadır. Türklerin bireysel olarak Müslümanlığı kabul edişi 7. Yüzyıldan itibaren başlamış, kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle 10. yüzyılda hız kazanmıştır. Devlet olarak İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devleti Karahanlılar olmuştur. Türkler İslamiyet’le tanıştıktan sonra İslam’ın bayrağını çok geniş topraklar üzerinde dalgalandırmak için asırlar boyu at sırtından inmemişlerdir. İslam, Yesevi’nin yürüyüşüyle Orta Asya’yı baştanbaşa dolaşmış, Mevlâna ile Horasan’dan Anadolu’ya taşınmış, Yunus Emre ve Hâce Bektaşi Veli ile tüm Anadolu’yu sarmıştır.
Yeryüzünde kurulmuş olan ilk medeniyetler arasında Orta Asya Türk medeniyeti de yer almaktadır. Bu nedenle Eski Türklerin göçebe hayvancılık yanında, Orta Asya’daki geniş vahalarda ileri tekniklerle tarım yaptığı ve madencilikle meşgul oldukları bilinir. Yine o dönemlerde Orta Asya’da birçok şehrin önemli ticaret merkezleri oldukları görülür. Türk Dünyası bir bütün olarak ele alındığında çok zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Ulaşım, ticaret ve turizm bakımından her ülke kendi bünyesinde gelişmiş olup, ancak Türk ülkeleri arasındaki bağlantı arzu edilen düzeyde kurulamamıştır. Oysa geçmişte bakıldığında Türk Dünyası Avrupa-Asya arasında önemli bir köprüyü oluşturmaktaydı. Tarihi yollardan ipek ve baharat yolları, Türk ülkelerini birbirine bağlıyor ve bu yollar sayesinde Türk Dünyası’nda canlı bir turizm ve ticaret yaşanıyordu. Ancak bugün çağın en modern ulaşım ağları ve taşıtları olmasına rağmen Türk Dünyası içinde canlı bir bağlantı kurulamamıştır.
Türk ülkelerinin bulunduğu geniş topraklara geçmişte “Uluğ Türkistan” denilirdi. 20. Yüzyıl başlarında Uluğ Türkistan siyasi çalkantılara sahne oldu ve parçalandı. Çin ve Sovyetler Birliği’nin esaretine düştü. Uzun yıllar Türkiye Türk Dünyası’nın tek bağımsız Türk ülkesi olarak kaldı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından birbiri peşine Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını elde ettiler.
Coğrafyanın ve jeopolitiğin çizdiği kavram ve ölçüler çerçevesinde sağlam bir kale yani dünyanın kalbini aradığımızda. Anadolu bütün ölçütlere uygun düşmektedir. Çünkü Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika kara kütlelerinin bitişme noktasında yer almaktadır. Üç tarafı denizlerle çevrilidir. Yükselti bakımından üç kıtanın ortalamasının üstündedir. Etrafında aşılması zor sıra dağlar yer almaktadır. Bütün bu genel özellikleriyle Anadolu tam bir kaleyi andırmaktadır. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa’ya açılan burcu ise İstanbul’dur. Buna “Merkezi Hâkimiyet Teorisi” diyebiliriz. Bu teoriye göre, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu Anadolu kalesini çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunların dışındaki kara parçaları ise dış çemberi ya da dünya adasını oluşturmaktadır. Dünya Kalesini yani Anadolu’yu elinde bulunduran bir millet iç çembere hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise dış çembere yani dünyaya hâkim olur. İşte bu teori tarih boyunca üç kez ispatlanmıştır: MS 395’e kadar Roma, 1453’e kadar Doğu Roma (Bizans) ve 1923’e kadar Osmanlı Devleti. 20. Yüzyılda dünyamızda çok fazla sayıda bölgesel savaşların yaşanması, dünya kalesi ve iç çemberde birliğin sağlanamamasından kaynaklanmıştır. 21. Yüzyılda Türk Dünyası bu jeopolitik avantajını kullanarak yeniden dünya barışını sağlayacaktır.
Fakat bugün ülkemizde bazı zümreler Türk’e dair ne varsa saldırmaktadır. Dış zümreleri anladık ta içerdekileri anlamak zor. Aslında zor olmasa gerek. Bugün Türk milleti kendi öz vatanında garip. Kimsesiz, yalnız.
Dünya hâkimiyeti, Türklerin vazgeçilmez bir ülküsüdür. 11. Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud şöyle der: “Tanrı, Devlet Güneş’ini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun sultanı çevresinde döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.” 20. Yüzyılda Dünya imparatorluğuna soyunan milletler ne yazık ki dünya barışını koruyamadılar. Dünyanın dört tarafında sömürü düzeni sonucunda zulüm ve baskı rüzgârları estirildi. Yeryüzü savaşlarla kan gölüne çevrildi. Bunun için dünya barışına ve Türklere, Türk Birliği’ne büyük ihtiyaç vardır. Çünkü Türk, barış ve adalet için beklenendir! Ve bu nedenle büyük lider Atatürk’ün ilkesi de “Yurtta barış, dünyada barış” tır.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Saygılarımla…

















