"Soykırım" kavramını çok dikkatli kullanmak gerekir. “Silâhsız ve savunmasız bir toplumun bütün bireylerinin, hiç ayrım gözetilmeksizin plânlı bir şekilde ve silahlı bir toplum tarafından tamamen yok edilmesi”ne soy kırım diyoruz. Dolayısıyla her savaşı, her öldürme olayını, her çarpışmayı soykırım olarak nitelendirmek ne insaf ne de bilim ölçülerine sığar. Tarih bilimi açısından bir soy kırımdan bahsetmek için mutlaka bir belgeye dayanmak gerekir. Uydurma ve gerçeklerle ilgisi olmayan öldürülmüş insan rakamlarıyla "soykırım" iddiasında bulunmak bilimsel değil, art niyetli siyasî bir yaklaşımdır.
Bu mesele “Şark Meselesi” adıyla formüle edilen, farklı yer ve zamanlarda değişik biçimlerde gündeme getirilen daha büyük bir sorunun parçasıdır. Bu sorun, “Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarıyla birlikte ortaya çıkan şark meselesinin” sadece küçük bir kıvılcımıdır. Tarih boyunca, yüzlerce defa Türk milletine ve devletine karşı denenen oyunların bir parçasıdır. Yine bu sorun, büyük devletlerin tarih boyunca Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da ve Anadolu’da uyguladığı emperyalist siyasetin bugün ortaya çıkan farklı bir yüzüdür.
“Tehcir” meselesini yönlendirenler zaman zaman münferit veya müştereken hareket etmişlerse de amaç hep Türk devleti ve milletine yönelik olmuştur. Sebep bazen Hindistan’a giden yolların güvenliği, bazen Akdeniz üstünlüğü bazen Boğazlar’daki rekabet, bazen de ticari, kültürel veya dini imtiyazlar elde etmek olmuştur ancak tüm bunlar hep bu meselenin farklı görüntüleri olmuştur. Dolayısıyla Ermenilerin koruyuculuğunun yapılması da bu emellerin tahakkuku için bir bahane olmuştur.
Mesele tarihi değil siyasidir! Mesele şu:
100 yıl önce Batı Osmanlı’yı istemiyordu. 100 yıl sonra ise laik Atatürk Cumhuriyetini istemiyor. Ve 100 yıl önce yarım kalan projesini tamamlamak istiyor. Yani Sevr’i. 100 yıl önce planları Sevr’i uygulamaktı. Fakat bu planı Mustafa Kemal bozdu. Ve onların hiç istemedikleri laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu nedenle Mustafa Kemal’i hiç sevmezler. Çünkü onların gözünde Mustafa Kemal demek Türk demektir, Türk demek Mustafa Kemal demektir. Batı ırkçıdır. Türkleri aşağı ırk görür. Türklerin Viyana’ya kadar gelişini yani milli öcünü unutmaz. Yani doğu ile batı, diğer bir ifadeyle Batı ile Türkler arasındaki mücadele öyle basit bir mücadele değil, kökleri tarihin derinliklerinde olan kadim bir mücadeledir. Ve bugün Batı şunu anladı Türklere açıkça cepheden saldırmayacaksın, “Soft Power” denilen unsurlarla içeriden ele geçirip yıkacaksın. Ki bu bağlamda Gençliğe Hitabe iyi bir uyarıcıdır ancak görmesini okumasını bilene. Dolayısıyla bu mesele hafife alınmamalı. Bunun ardı çorap söküğü gibi gelir. 4T gelir, Rum soykırımı gelir, Kürt soykırımı gelir. Velhasıl ışığı gören gelir…
“Sözde Ermeni soykırımı”, bugün hem Türkler’in hem de Ermeniler’in ayaklarına vurulmuş prangalar gibidir. Konu her iki toplum kendi özgür istençlerinden çok, güçlü devletlerin, yani oyun kurucuların yönlendirmesi ile oluşturdukları çerçeveden ele alınmakta. Böyle olunca da çözüm olarak söylenen şeyler, öne atılan düşünceler, toplumların gerçek öz çıkarlarıyla uyum içinde olmuyor.
“Sözde Ermeni soykırımı” savı, iki toplumdan daha çok, onların dışında, başka güçlerin yönlendirmesiyle oluşmuş bir efsanedir. Akla ziyan yığınla saçma sapan şey, sanki gerçekmiş gibi belli söylemlerin içine sokuşturulmuştur.
Ünlü yazarımız Cenap Şehabettin tarihle ilgili şöyle der: “İnsan, tarihe her istediğini söyletebilir, çünkü ölüler itiraz edemezler…” Oysa her şey bu kadar kolay olmamalı. Sonuçta tarih, belge demektir.
Bugüne kadar Dünya Ermeni sorununu, Ermenilerin anlattığı şekilde öğrendi ve onların mağdur olduğuna inandı. Oysa gerçek anlamda mağdur olan katliamlara maruz kalan Müslüman Türk halkı idi. I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu ve Kafkaslarda 3 milyondan fazla Müslüman Türk şehit edilmiştir.
Ermenilerin tarihte Anadolu’nun da bir kısmını kapsayan “Armenia” adlı coğrafi bölgede yaşadığı yadsınamaz. Fakat bu topluluğun, adı geçen coğrafi bölgede mutlak bağımsız olarak yaşadığı da söylenemez. Tarihte birçok devletin egemenliği altında yaşamış olan Ermenilerin, bu devletler arasında en iyi iletişim kurabildiği Osmanlı Devleti’dir denilebilir. Selçuklularla başlayan Türk-Ermeni ilişkileri zaman içerisinde değişik şekil ve boyutlarda devam ederek Osmanlılar zamanında en üst düzeyine ulaşmıştır. Osmanlı Devleti içinde ekonomik, sosyal ve kültürel alanda en parlak dönemlerini yaşayan Ermeniler ile Türkler arasındaki dostluk bağları, İmparatorluk içindeki diğer gayrimüslim unsurlara nazaran daha sağlam ve köklü olduğundan, devlet bunlara “Millet-i Sadıka” demiştir.
Böylesine kuvvetli dostluk bağlarına sahip olan bu iki millet, zaman içerisinde nasıl karşı karşıya gelmiştir? Bu sorunun cevabını 18. Yüzyılda Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ve zaman içerisinde dalga dalga yayılan milliyetçilik akımı ile Emperyalizmde aramak gerekir.
19. yüzyılın son çeyreğine, yani 1877-78 Osmanlı-Rus harbine kadar Türkiye’de bir Ermeni sorunu yoktu. Bu savaştan sonra ortaya çıkan Ermeni sorunu, büyük devletlerin, özellikle de Rusya’nın ve İngiltere’nin çalışmalarıyla uluslararası bir karakter kazanmıştır. 19. yüzyıl sonlarına doğru iyice yayılan ve İmparatorluk içindeki diğer azınlıklar gibi Ermenileri de etkileyen milliyetçilik akımı yanında, büyük devletlerin (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya’nın) sömürgecilik yarışında küçük ulusları piyon olarak kullanmaları, Ermenileri devlete karşı isyana sevk eden nedenlerdendir. Çünkü Ermenilerin devlete karşı isyan hareketlerinin başlaması ve gelişmesi daha ziyade dışarıdan ve özellikle de Rusya ve İngiltere’den gelen kışkırtmaların sonucu olmuştur. Rusya, tarihi emeli olan sıcak denizlere inmek, İngiltere de Hindistan ve Yakın Doğu’daki sömürgelerine ulaşacak güvenli bir yol için Ermenileri kullanmışlardır.
Rusya ve İngiltere’nin yanında, merkezleri dışarıda olan Ermeni derneklerinin de yoğun çabaları sonucu I. Dünya Savaşı sırasında ülke genelinde, özellikle de Doğu Anadolu’da büyük boyutlara varan Ermeni isyan ve olayları, savaş sonrasında 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra Güney Cephesi’nde yoğunluk kazanmaya başlamıştır.
Ermeniler, I. Dünya Savaşı’nın çıkması, Sevk ve İskân Kanunu’nun uygulanışı ve Rusya’nın 1917’de Doğu Anadolu’dan çekilmesi nedeniyle, bu bölgede kurmak istedikleri bağımsız bir Ermeni devleti kurma amacına ulaşamamışlardı. Ayrıca Sevk ve İskân Kanunu nedeniyle ve Rusların çekilmesi sırasında çok sayıda Ermeni de Doğu Anadolu’yu terk etmişti. Bu nedenle, Özerk bir Ermenistan kurulsa bile, ekonomik ve sosyal koşulların zor olması nedeniyle dağılmış bulunan nüfusun tekrar o bölgede toplanması zor olabilirdi. Ayrıca Doğu Anadolu’da artık bir işgal kuvveti de olmadığından, Ermeniler rahat hareket edemezlerdi. Buna karşılık Çukurova Bölgesi her bakımdan çok daha rahat ve güvenli bir bölge idi. Üstelik bu bölgede meydana gelebilecek bir Ermeni yoğunlaşması özerklik şansını da arttırabilirdi. Bu suretle Kilikya Ermeni Krallığı’nın tekrar canlandırılmasına yönelik Ermeni düşüncesinin bir sonucu olarak, 1918’den itibaren bölgeye Ermeni göçleri başlamıştır. Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanarak İngiltere ve Fransa’nın güney illerini (Adana, Antep, Maraş, Urfa) işgal etmeleri, bu illere yapılan Ermeni göçlerini de hızlandırmıştır. İngiltere ve Fransa’nın bölgeyi işgalleri sırasında beraberlerinde çok sayıda Ermeni’yi getirmelerinin yanı sıra, onları bizzat desteklemiş olmaları, Ermenilerin cesaretini arttırmış ve Türk ahaliye karşı harekete geçmelerine neden olmuştur. Bu suretle başlayan Ermeni Olayları, üç yıllık (1919-1921) işgal döneminde büyük boyutlara ulaşmıştır. Özellikle kırsal kesimde yoğunlaşan Ermeni olaylarının, Urfa ve Antep illerine nazaran Adana ve Maraş illeri ve çevresinde daha şiddetli olduğu anlaşılmaktadır.
1914 Osmanlı nüfus sayımında Nüfus İdaresinin başında Ermeni Mıgırdıç Efendi vardır. Bu sayımda Osmanlı Devleti'ndeki Ermeni nüfusun toplamı 1.300.000'dir. I. Dünya Savaşı sonunda Lozan’da Ermeni haklarını savunan Bogos Nubar Paşa, Osmanlı Ermenilerinin 700.000'inin başka ülkelere göç ettiğini, 280.000'inin hâlen Türkiye'de olduğunu belirtiyor. Bu rakamları toplar ve Osmanlı Devleti'ndeki toplam Ermeni nüfusundan çıkarırsak 320.000 Ermeninin savaş ve göç sırasında hayatını kaybettiği anlaşılıyor. Bu bir soykırım değildir.
Şimdi 1915'lerde değiliz. 100 yıl öncesinin olaylarını, bilimsel verileri bir yana atarak siyasî çıkar amacıyla devamlı gündeme getirmek ne Ermenilere ne de onlara sempati duyanlara yarar getirir. Globalleşmenin çok hızlı bir şekilde yaşandığı günümüzde, tarihten gelen bazı problemlerin çarpıtılarak dünya kamuoyunun yanlış yönlendirilmesi, toplumlar arasındaki kin ve düşmanlık duygularını azaltmak yerine arttırır.
Toplumlar birbirlerine ve karşısındakilere sempati duyanlara düşmanlık ve kötülük etme önyargılarını gittikçe arttırırlar. Bu da toplumlarda ve bu toplumların yaşadığı bölgelerde sürekli bir huzursuzluğun var olmasına sebep olur. Oysa modern devletlere ve çağdaş yöneticilere düşen bu tür önyargıların ve duyguların azaltılması hatta yok edilmesi için çaba göstermektir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yeni kurulan devletin temel dış politikasını “Yurtta sulh, cihanda sulh” olarak belirlemişti. Her zaman da bu prensibe uygun davrandı. Anadolu’da boğaz boğaza çarpıştığı Yunanlı Venizelos ile dostluk kurdu ve birkaç yıl önce yaşananları gündeme getirerek dostluğu zedelemek istemedi. Türkiye Cumhuriyeti, cum hürriyetin ilânından sonra, komşularıyla ve daha önce yaşanan olaylarla bir hesaplaşma, bir kin gütme, öç alma politikası izlemedi. Hem I. Dünya Savaşı'nda, hem de kurtuluş savaşında yaşananları geçmişte bıraktı. Onların ülkenin geleceğine taşınmasına ve toplumda yeni kin ve nefret duyguları beslenmesine fırsat vermedi. Ermeni meselesi de bu konulardan biriydi. Ancak Türkler susarken Ermeniler boş durmadılar. Özellikle 100 yıldır hep onlar olayları kendi yönlerinden anlattılar. Bazı Avrupa ülkelerinde var olan ve kökü yine tarihe dayanan Türkler hakkındaki "kötü" önyargıyı da kullanarak dünya kamuoyunu tek taraflı olarak etkilediler. Yani dünya kamuoyu 50-60 yıldır neredeyse sadece Ermenileri dinledi, sadece onların yazdıklarını okudu. Ancak Türk Diplomatlarının (34 diplomat şehit edildi) haince şehit edilmeye başlanmaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti de dünya kamuoyuna gerçekleri açıklamaya başladı.
Günümüzde tarihi olaylar, belli bir sebep sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmek ve kendi içinde tutarlılığı olan bir bütün olarak ele alınmak yerine, Ermenilerin işlerine gelen argümanları çekip çıkardıkları bir bilgi ambarı olarak kullanılmaktadır. Ermeni iddialarının objektif bilgi ve belgeden yoksun olması sebebiyle olay bilimsel ve tarihi temelden siyasi platformlara kaydırılmış, birçok ülke meclislerinde “Ermeni Soykırımı”nı tanıma kararı almışlardır.
Yapılan propagandalar sonucu bugün dünyada Ermeniler lehine suni bir tarih rüzgârı estirilmektedir. Hâlbuki tarihi konularda verilecek hükümlerin tarihin sessiz tanıkları olan arşivlere dayanılarak ortaya konulması gerekir. Aksi halde tarihin objektif kaynakları olan arşivlere dayanmayan subjektif yaklaşımlar milletler arasında küllenmiş düşmanlıkları canlandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Elinizdeki bu eser, Ermeni meselesinin önemli yönlerini aydınlatan ve arşiv belgelerine dayanılarak hazırlanmış makalelerden oluşmaktadır.
Bugün sözde soykırım yalanı Ermeniler için kimlik inşasına dönmüştür. Batı ülkelerinde varlıklarını korumak (özellikle de gençler) için tutundukları bir dal haline. 24 Nisan’da Ermeni terör örgütlerinin yaptığı terörden kimse bahsetmiyor. Araplar gibi Türk milletini ve devletini savaş ortasında düşmanla iş birliği yaparak arkasından vurduklarını kimse dile getirmiyor. Varsa yoksa Türk milleti ve devleti suçlu. İsyan edeceksin, bastırılınca da bağıracaksın, yaygara koparacaksın. 24 Nisan 1915’te Ermeni terör örgütlerine mensup teröristlerin tutuklanması, daha sonraki yıllarda Ermeniler tarafından “sözde” Ermeni soykırımının başlangıcı olarak anılmaya başlanmıştır. Ne hazindir ki bugün terör örgütleri ve teröristlerle müzakere edilir duruma gelinmiştir.
Kim kimden ne için özür dileyecek. Özür dilemek o kadar basit mi? Dedelerinin yapmadığı bir şey için bugün torunları özür mü dileyecek? Önce Ermeniler ve de diğer milletler Türklerden özür dilemelidir o zaman. Amacımız, asla toplumda kin ve nefret duyguları uyandırmak değildir. Sadece Ermenilerin dünya kamuoyunu yanılttıklarını ortaya koymak ve olayları tek taraflı gören 3. tarafların gerçekleri görmelerine yardımcı olmaktır.
Ermeni terör örgütleri tarafından şehit edilen başta Talat Paşa olmak üzere tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun. Hepsini saygıyla anıyorum.
Saygılarımla…



















Kaleminize sağlık! Türk Toplumu okuma özürlü olmaktan kurtulmadığı sürece Atatürk'ün istediği t*** bağımsız bir toplum olmaktan uzak ve istendik bir refah düzeyine ulaş***ayacaktır! İlk emri OKU o*** bir dinin temsilcileri olarak Tanrının ilk emrini yerine getirmeyen bir Müslüman topluluğuyuz. Saygılarımla...
Kaleminize sağlık! Türk Toplumu okuma özürlü olmaktan kurtulmasını sürece günüymüş bir toplum olmaktan kurtul***ayacak ve isterdik bir refah düzeyine ulaş***ayacaktır! İlk emri OKU o*** bir dinin temsilcileri olarak Tanrının ilk emrini yerine getirmeyen bir Müslüman topluluğuyuz. Saygılarımla...