Sayın Başkan, oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Örneğin Türkiye…
Nelson Rockefeller, 1956.
1956’da Nelson Rockefeller Başkan Eisenhower’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:
Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Bu noktada dışişleri bakanlığı ile aynı fikirdeyim, genişletilmiş iktisadi yardım-örneğin Türkiye’ye-bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tip ülkelere-Türkiye gibi-doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir, ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifler zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır.[1]
12 Mart 1947’de kabul edilen Truman Doktrini çerçevesinde Amerika ile 12 Temmuz 1947’de bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma ile Türkiye, maalesef, “oltadaki balık” durumuna düşmüştür.
Amerika’nın gözünde küçük, ama dünyanın çok önemli bir stratejik noktasında bulunan Türkiye, 1945 sonrası Amerika’nın ilgi alanına girdi. Ama Amerika Türkiye’ye kendiliğinden gelmedi. Sözde Sovyet tehdidi üzerine Amerika’yı Türkiye’ye biz çağırdık. Dünyada emperyalizme karşı ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı vermiş, bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün bir millet olarak. Hem de ulusal bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızı sürdürmek için yardım et diye.
Truman Doktrini ile Cumhuriyet tarihinin bağımsızlık ülküsü ipotek altına alındı. Diğer bir ifadeyle Türkiye, Truman Doktrini ile Amerika’nın denetimi altına alındı. Ne yazık ki, Türkiye o günden bugüne Amerika’nın denetimi altında yaşar oldu. Türkiye, Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarının bekçisi oldu. Oysa Amerika’nın amacı Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği karşısında Türkiye’nin askeri gücünü yani Mehmetçiğini kullanma idi. Nitekim bu gerçeği yıllar sonra 1997’de Saros “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü, ordusudur” diye ifade etti.
Ama nasıl olur da Lord Curzon’un Lozan’da söyledikleri unutulurdu. Ve nasıl olur da bir ülkenin lideri ülkesinin yazgısını başka bir ülkenin sorumluluğuna bırakabilirdi.
Lozan’da Lord Curzon İsmet Paşa’ya şöyle demişti:
Aylardan beri müzakere ediyoruz. Arzu ettiklerimizin hiçbirini alamıyoruz, vermiyorsunuz, anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden. Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır. Yarın bize geleceksiniz, o zaman bu cebimize koyduklarımızdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğiz. Bugün reddettiklerinizi o gün kabul edeceksiniz.
İsmet Paşa’nın yanıtı: Biz bunları her koşulda alacağız. Biz bugün bunları alalım. Siz şimdi verin, sonra gelirsek, istediğinizi yapın.
İsmet Paşa, maalesef, zamanında aldıklarını “Milli Şeflik” döneminde geri verdi. Diğer bir ifadeyle Lozan’da aldıklarını Washington’da verdi.
Lozan’da Lord Curzon’la bir diplomat ustalığı ile pazarlık eden İsmet Paşa, 1947 anlaşması konusunda o günlerde şunu söylemişti: Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı her Türk candan alkışlamalıdır.
İsmet Paşa’nın bu sözleri Celal Bayar’ın dilinde “Türkiye, küçük Amerika olacaktır”, Turgut Özal’ın dilinde ise “Amerika gibi Türkiye” söylemine dönüşmüştür.
Fakat İsmet Paşa yanıldığını, ancak 1964’te anlayacak ve Türkiye’ye de anlatmaya çalışacaktı, ama iş işten geçmişti. Diğer bir ifadeyle atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti.
Kıbrıs’ta yaşanan olaylar üzerine 16 Nisan 1964’te İsmet Paşa: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini bulur” demişti. Bu Lozan Kahraman’ının “yeter!” deyişiydi. Amerika’ya “dur” deyişiydi. Ama “şu ama” olmasaydı!
5 Haziran 1964’te Amerikan Başkanı Johnson bir mektupla kulağımızı çekiverdi. Johnson o mektubunda adeta “dur bakalım Paşa, öyle ulu orta konuşma” diyordu. Bunun üzerine İsmet Paşa, 21 Haziran 1964’te Amerika’ya gitti. Fakat Amerika İsmet Paşa’yı çoktan gözden çıkarmıştı bile. Yeni bir başbakan ve yeni bir iktidar aranıyordu. Demirel’de karar kılındı. İş ismet Paşa’nın düşürülmesine kalmıştı ve 1965 bütçe görüşmelerinde İsmet Paşa hükümeti düşürüldü.
1947’de İsmet Paşa, Amerika’nın emperyalist olduğunu düşünmüyordu. Emperyalist devletler olarak Avrupa devletleri görülüyordu. Zira bu naif düşüncesini 1964’te “Amerika’nın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım demektir” sözleriyle ifade edecektir. Bir aldatıldım hikâyesi daha.
Ama gafletin temelleri 1947’de atıldı, yapıtaşları 1950’lerde döşendi. Johnson mektubu ile açılan gözlerimiz ne yazık ki 12 Mart ve 12 Eylül ile kapatılmak istendi. 2000’lerde ise kapatıldı. 12 Eylül ve sonrasında emperyalizmin tuzaklarına yeni tuzaklar eklendi. Dolayısıyla 12 Eylül özünde Kemalist devrim ve Cumhuriyet karşıtıdır. Soğuk Savaş sonrası Amerika laik Kemalist Cumhuriyeti gözden çıkarmıştır. “Ilımlı İslam” denilen bir paradigmayı dayatmaya başlamıştır. Graham Fuller’e göre yenidünya düzeninde ulusalcı tezlerin ve Atatürkçü görüşlerin yeri yoktur. Türkiye’nin yeri, rolü Ortadoğu’dadır.
1947 anlaşması, Lozan’ın intikamına giden yolun başına Türkiye’yi getirip bıraktı. Bir ulus nasıl olur da ulusal bütünlüğün ve bağımsızlığının korunmasını, bir başka ulusun yardımına, ellerine bırakabilirdi. Tarihini inkâr edercesine emperyalizme sığınabilirdi. Bunu anlamak ne denli güçse, özümsemek de o denli olanak dışıdır. Lord Curzon’un uyarısından ders alabilseydik, Amerika’nın tarihini, yayılmacı niyetini bilseydik, böyle bir yanılgıya düşer miydik? Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki söylemin anlamını düşünseydik, Amerika’nın tuzağına düşer miydik? Tarih bilinci bu yanılgıya izin vermemeliydi.
Bu arada 1948’de kabul edilen Marshall yardımlarını da unutmamak gerekir. Türkiye’nin büyük istekle karşıladığı hatta başlangıçta verilmek istemeyince almak için büyük mücadele yaptığı Marshall Planı’nın temel amacı Batı Avrupa’yı dünya ticaretine açmak, Türkiye’yi de bu bölgenin gıda ve hammadde sağlayıcısı haline getirmekti. 1948’de başlayan ve Türkiye’nin “Avrupa’nın Manavı” olmasını tavsiye eden plan aynen Amerika’nın önerdiği yönde gelişti. Böylece ekonomi başta Amerika olmak üzere dış ülkelere gittikçe daha bağımlı hale geldi.
Diğer yandan bu dönemde Türkiye’nin IMF’ye girişi de unutulmamalıdır. IMF’ye üye olabilmek için Recep Peker hükümeti 7 Eylül 1946’da ilk kez devalüasyon yapmış ve TL’nin değeri, dolara göre %117 oranında düşürülmüştür. Bundan sonra ekonomide alınan önlemler “IMF Reçetesi” adıyla klasikleşmiştir. IMF ve Dünya Bankası birlikte çalışırlar ve her ikisi de Amerikan emperyalizminin hizmetindedir. Savaş sonrası kurulan yenidünya düzeninin ekonomik kurumlarıdırlar. Bu kurumların saç ayağı olan Dünya Ticaret Örgütü de 1995’de kurumsallaşmıştır.
Bu düzenin askeri ayağı (NATO) ise 1949’da kurulmuştur. Türkiye NATO’ya girmek için büyük uğraş vermiştir ve 18 Şubat 1952’de tam üye olmuştur. Amerika’nın kusursuz bir kurtarıcı olarak algılandığı bu süreçte Cumhurbaşkanı İsmet Paşa “Amerikan gemileri bize ne kadar yakın olursa o kadar iyi olur” diyecektir. Menderes hükümeti ise TBMM’ye danışma gereği bile duymadan Kore’ye asker gönderme kararı alacaktır. Soru şu: Peki, bir saldırıyla karşılaştığında NATO/ABD Türkiye’yi koruyacak mıydı? Kime karşı ve nasıl koruyacaktı? Gerçek şu ki ne ABD ne de NATO Türkiye’yi koruyacak değildi.
Türkiye 1957’de Eisenhower Doktrinini de kabul etmiştir. Ki bu doktrin Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması da dâhil her türlü müdahaleyi öngörmekteydi. Bu yetmemiş olacak ki, Türkiye 5 Mart 1959’da Amerika ile ikili bir anlaşma daha imzalamıştır. Bu anlaşma ile bir kez daha ulusal güvenliğimiz Amerikan Başkanı’nın kararına bırakılmıştır. Ki bu anlaşma tıpkı 1957 Eisenhower Doktrini gibi dolaylı veya dolaysız bir komünist tehlike karşısında talep edildiği takdirde Amerikan askerlerinin gönderilmesini öngörüyordu. Yani bu anlaşmalar çerçevesinde 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de Türkiye Amerikan askerleri tarafından işgal edilebilirdi.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra da Amerika bizi ambargo ile üç yıl cezalandırdı. Parasını ödediğimiz malzemeleri bile teslim etmedi. Türk-Amerikan ilişkilerinde 1990’lardaki “Çekiç Güç”, 1 Mart 2003 Tezkeresini ve 4 Temmuz 2003 Çuval olayını da unutmamak gerekir. Ekim 1962’de ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Küba krizi sırasında Türkiye’nin naif tutumu da üzücüdür. Zira bu kriz sırasında Türkiye, dostu ve müttefiki ABD’yi sonuna kadar desteklediğini, ABD ile dayanışma içinde olduğunu açıklamıştır. Oysa müttefik denilen ABD bu kriz sırasında Türkiye’yi pazarlık konusu yapmış ve Türkiye’deki Jüpiter füzelerini sökmüştür. İki ülke arasındaki diğer önemli bir konu Afyon sorunu olmuştur. 1970’te ABD hükümeti, ABD’ye giren uyuşturucunun %80’inin Türkiye kaynaklı olduğunu iddia ederek Haşhaş ekiminin yasaklanmasını istemiştir. Demirel hükümeti buna direnince de 12 Mart Muhtırasına maruz kalmıştır. Muhtıra sonrası iktidara gelen Erim hükümetinin ilk işi haşhaş ekimini ve afyon üretimini tamamen yasaklaması olmuştur.[2]
Ayrıca iki ülke arasında imzalanan ikili anlaşmaları da anmak gerekir. İki ülke arasında çok sayıda askeri, ekonomik ve teknik ikili anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaların sayısı ve alanları konusunda bugün bile kesin bilgi yoktur. Bu anlaşmaların en önemli yönü büyük çoğunluğunun TBMM’ye getirilmemesi ve gizli nitelikte olmasıdır.[3]
İşte Amerikan yardımının temel felsefesi budur; Amerikan çıkarlarını korumak. Bu elbette Amerika açısından doğru bir amaçtır. Doğru olmayan, bu gerçeğin bizim yöneticilerimizce görülmemesi, milli çıkarlarımızın bir başka ulusun, dahası emperyalist sistemin çıkarlarına endekslenmesidir. Maalesef Türk siyasetçisi uluslararası olaylara kendi gözüyle değil, Amerikan gözüyle bakıyor. Olaylara Amerikan aklı ile çözüm arıyor. Oysa tek yol, Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur.
Bugün şöyle dönüp baktığımızda, 1947’den günümüze geçen süreç, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştır. Ne yazık ki, Türkiye’nin son yarım yüzyılı, olaylara Atatürk’ün gözüyle, tarih bilinciyle bakanların ezildiği yıllardır. Türkiye, maalesef, 1947’den beri, hiçbir parti ve dönem gözetmeksizin, her anlamda Amerika’nın vesayeti altında kalmıştır.
Cumhuriyetimizin, Millî Mücadele’nin iç dinamiği olan tam bağımsızlık ilkesi unutuldu. Koruyuculuğuna sığındığımız Amerika ne ulusal savaşımızı ne de Lozan’ı tanıdı. Dolayısıyla 12 Eylül’den bugüne Lozan mı, Sevr mi tartışmalarını yaşıyoruz.
Gün, ülkesine, tarihine ve ulusuna sahip çıkanlarla, ihanetin çamuruna batanların ayırt edileceği gündür. Ve soru şudur: Lozan mı, Sevr mi? Lozan’ı yırtmak isteyen Amerika’dan yana mısınız, yoksa Misak-ı Milli’den yana mısınız? Biz Lozan’dan, Misak-ı Milli’den yanayız. Ya siz?
Saygılarımla…
[1] M. Emin Değer, Oltadaki Balık Türkiye.
[2] 1 Temmuz 1974’te CHP-MSP koalisyon hükümeti haşhaş ekimini tekrar serbest bırakmıştır.
[3] Bkz. Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü.


















Altına imz***ı atarım ki doğrudur!...