*Hikâyenin tamamı gerçektir.
Koca kış elmasını keyifle ısırdı şişman kadın, hin hin gülümsedi. Karşısında ayakta duran zayıf çocuğun ağzı sulandı. Solgun dudakları kıpırdadı, yutkundu. Ama kadın aldırmadı. Uzandığı kanepede elmadan bir ısırık daha alıp bağırdı:
“-Ne bakıyorsun aç kedi! Daha demin çorbanı içtin. Emmin gelene kadar yemek yok. Git, kül kovasını bahçeye dök. Haydi sızlanma.”
Çocuk sobanın yanında duran, ağzına kadar kül dolu olan kovayı alırken zorlandı. Ayaklarını sürüye sürüye dışarı çıkarken kadın bağırmasına devam ediyordu:
“-Mendebur, arsız çocuk! Anan iyi bir ana olsaydı seni bırakıp kaçmazdı. Baban de iyi değil. Evlenince getirdi attı bize. İki kuruş para gönderiyor. O da ekmek paran değil. “
Koca kovayı bahçede kül çukurunun içine dökerken yanaklarından akan yaşlar küle damlıyor, küçük küçük izler bırakıyordu. İlkokul üçüncü sınıfa gelmişti. Gelmişti ama dersleri çok kötüydü. Öğretmen de ona iyi davranmıyor, aşağılayıp arkadaşlarının önünde rezil ediyor, bütün çocuklar gülüp kendisiyle alay ediyordu.
Annesinin bir gece vakti ayaklarının ucuna basa basa, sessizce evden çıkışını hayal meyal hatırlıyordu. Tuvaletin dışarıda olduğu tek odalı gecekonduda ağzından eksilmeyen pis kokulu sigarasıyla bir adam vardı hatıralarında. Kendisini o odada bırakıp gidiyor, akşam eve bir ekmekle dönüyor, o ekmeğin yanında bazan biraz peynir, bazan da domates, biber oluyordu. Yumurta olduğu zaman çok seviniyordu. Zira babası küçük tüpte domatesli biberli, yumurtalı çok güzel bir yemek yapıyordu.
Komşular ara ara değişik yemekler getirip kapıya bırakıyordu. Ama onunla hiçbir çocuk oynamıyor, kötü koktuğunu söylüyorlardı.
İlk okula başladığı yıl babası onu ağabeyinin evine getirmiş, başka bir şehirde iş bulduğunu, düzenini kurunca gelip alacağını söyleyip gitmişti. Ama bir türlü gelemiyordu.
Amcası da ailesi de onu yük olarak görüyor, yüzüne bakmıyor, onunla konuşmuyordu. Yengesi için köle idi o, küçücük yaşına rağmen en olmadık işleri yaptırıyordu.
Tam iki sene beklediği babası gelemedi. Her gün yengenin hakaretlerine, iki azman amca çocuğunun eziyetlerine maruz kaldı. Kışın soba külü döktü, yazın bahçe süpürdü, evi de.
Bir zaman sonra neredeyse bütün işleri yapar oldu. Öyle ki akşamları üzerinde yatak niyetine kıvrıldığı koca minderde küçücük bedeni sızım sızım sızlıyor, yorgunluktan bitkin vaziyette uyumaya çalışıyordu.
Bazan yengesi “iş çok” bahanesiyle onu okula göndermiyordu. Öğretmeni de kendisine inanmıyor, onu azarlayıp duruyordu.
O küçücük aklıyla durumunu düşünüyor, çareler arıyor, işin içinden bir türlü çıkamıyordu.
Ama…
Ama hiç unutmadığı o gün amcası sabahın köründe uyandırdı. Yavaşça sesini çıkarmamasını, hemen giyinmesini söyledi.
Herkes uyurken parmaklarının ucuna basarak evden çıktılar.
Öylesine yorgun yatmıştı ki içi uyuyordu. Dolmuşa biner binmez oturduğu yerde sızıverdi. Gözkapaklarına binen onlarca ton ağırlık vardı sanki.
Amcasının dürtüklemesiyle kendine gelince etrafa şaşkın şaşkın baktı. Şehirlerarası otobüs garındaydı!
Elinden tutan amcası bir otobüsün önünde durdu. Donuk bir sesle konuştu:
“-Şimdi bu otobüse bindireceğim seni. Babana göndereceğim. Seni bekliyor. Eğer gelmemişse bu adrese git. Bu da dolmuş paran. Yedeğin diye olsun biraz daha para veriyorum. Otobüs birkaç yerde duracak. Sakın oralarda inme. Son durakta ineceksin. Tamam mı?”
Büyük bir sevinç dalgası önce o küçücük yüreğini sardı, sonra bütün bedenini. Yıllardır hasretini çektiği babasını görecekti. Belki babası konuşkan olmuştu, kendisiyle konuşur, dertlerini dinler, sımsıkı sarılır, kim bilir belki de yanağına sımsıcacık bir baba öpücüğü kondurur, saçlarını okşayıp yüzüne sevgiyle bakardı.
Amcası onu otobüs sürücüsüne emanet edip uzaklaşırken kısacık hayatının en sevinçli anını yaşıyordu: Babasına gidiyordu.
Şehirleri geçti otobüsle, eğri büğrü damları, çorak topraklarıyla küçük köyleri, koyun, keçi sürülerinin yolları kestiği bakımsız kasabaları, güneşten solmuş ceketleri, yorgun, bitik şapkalarıyla, kederli yüzleriyle yürüyen fakir insanları seyretti.
Yol bitmek bilmedi, saatler geçti, gece oldu, şafak söktü, sonra bir kere daha gece oldu, yine şafak söktü, yol bitemedi!
Sonunda bir öğle vakti gara girdiler. Sürücü tepesine dikildi:
“-Kalk bakalım,“ dedi sert sesle. Babana teslim edeyim seni. Ben onu tanımam. Sen göstereceksin.”
İçi yine çok heyecanlı bir sevinçle doldu. Hemen yerinden fırladı. Adamın arkasından koşturdu. Etrafta babasını aramaya başladılar. Ama babası hiçbir yerde yoktu!
Birkaç otobüs firmasına sordu adam. Onlar da böyle bir şeyden de babasından da haberdar olmadıklarını söylediler.
Yüreği sıkıldı, ağlamaklı oldu. Bütün sevinci gitti, yüreğine birileri sanki şüphe tohumları serpti!
Sürücü saatine baktı. Sıkıntıyla konuştu:
“-Bak evlat! Benim otobüs gelmek üzere. Hazırlık yapmam lazım. Babanın işi çıktı herhalde. Adresi var mı sende?”
Ağlamak üzereydi. Eski kirli ceketinin cebinden amcasının verdiği kâğıdı çıkardı, verdi. Adam okudu. Kafasını sağa sola salladı.
“-Hey Ya Rabbim,” diye söylendi. “El kadar çocuk…Neyse… Yavrum, baban çok uzak yerden gelecek. En iyisi sen eve git, onu şaşırt. Gel, seni gideceğin yerin dolmuşuna bindireyim. “
Sıra sıra bekleyen dolmuşlardan birine bindirdi. Sürücüsüne de ücretini ödeyip adresi söyledi.
Şehrin en ucundaki son sokağa geldiklerinde sürücü indirdi onu. Yoldan geçen adama adresi sordu. Yaşlı adam aradıkları sokağı da evi de gösterdi.
Derme çatma bir evdi yaşlı adamın gösterdiği. Küçücük bahçesinden içeri girdi. Az sonra belki de babasını hemen görecekti. Ama nedense yüreğinde şüpheyle karışık ürkek bir sevinç serin rüzgârlar gibi esiyordu. Titreyen parmaklarıyla zili çaldı.
Bir dakika sürdü, sürmedi, kapı açıldı. Heyecanla, şaşkınlıkla bakakaldı. Babası karşısındaydı. Adam da çok şaşırmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra babası hemen duvarda asılı olan ceketini kaptı, giydi, hızla ayakkabılarını ayağına geçirdi. Onu omuzundan tutup sarstı, yüzünü yüzüne iyice yaklaştırdı, hırsla fısıldadı:
“-Senin ne işin vardı burada velet? Amcana söylemedim mi gönderme diye?”
Tam o sırada içeriden bir kadın sesi duyuldu:
“- Gelen kim?”
“- Dilenci,“ diye cevap verdi babası. “Def edeyim, geliyorum. Çocukları sakın dışarı çıkarma.”
Önce büyük bir şaşkınlık, sonra tarif edemeyeceği kadar büyük bir üzüntü yaşadı. “Dilenci” sözcüğü çok sert bir tokat gibi beynine çarpıp yankılarla onu perişan etti. Göz yaşları seller gibi akmaya başladı.
Koluna sımsıkı yapışan adam küçücük cılız bedenini sürükleyip bahçeden çıkardı.
O şiddete gücü yetemedi, birkaç kez tökezleyip düşme tehlikesi atlattı. Hıçkırıklarla ağlıyor, babasıyla konuşmak istiyordu:
“-Baba, dur, baba! Ben.. Dur baba.. Dinle…”
Ama adan onu şiddetle silkeledi:
“-Ne? Ne! Ben seni emmine evlatlık verdim. Sen onun çocuğusun. Anladın mı? Üstüne de para verdim. Şimdi dolmuşa bineceksin, yallah geriye, doğru emmine! Düş yakamdan velet!”
Onu sokağın sonunda yolcu bekleyen aynı dolmuşun yanına getirdi. Sürücüsünün yanına gitti:
“-Bu velet evden kaçmış,” dedi hırsla. Kardeş, senden ricam, bunu garda bizim şehrin otobüslerinden birine bindir. Sürücüsüne de tembih et. Dikkat etsin. Kaçmayı alışkanlık haline getirmiş namussuz bacaksız. Bizim şehre inene kadar gözü üzerinde olsun.”
Dolmuş sürücüsü kendine uzatılan parayı görünce gülümsedi. Elinden tuttuğu gibi kendi koltuğunun yanındaki tabureye oturttu. Kafasına da bir şamar attı. Hırsla söylendi:
“-Ulan haylaz, senin yaşındakiler okullara gidip büyük adam olmak için gayret sarf ediyor. Sen de şehirlerarası gezmelere başlamışsın. Yoksa hırsız mısın? Burada bir şey eksik olsun, Yaradana kuvvet, kemiklerini kırarım senin.”
Dehşet içinde dinledi adamı. Korkudan hiç sesini çıkarmadı. Ama içini çeke çekek ağlıyor, başına gelenlere bir anlam veremiyordu. İnsanlar hep mi böyleydi? Yoksa bu başına gelenler sadece kendine miydi?
Yine küçük, bakımsız kasabalardan, uçsuz bucaksız, boz ovalarda yılan gibi kıvrıla büküle akan, kıyılarında kavak ve söğütlerin göklere uzandığı derelerin uzağından, bozkırın ortasında taştan dizi dizi evlerin, otobüsün peşinden koşan kavruk, yüzleri güneşten yanmış, saçları toz toprak dolu çocukların köylerinin kenarından, her biri ayrı renkte, desende olan, cepheleri sisle, tozla kirlenmiş apartmanların bulunduğu küçük şehirlerin ortasından geçtiler.
Sigara dumanlarıyla dolu eski otobüste arabesk müziğinin ağlamaklı, ayrılıklarla dolu ezgileri onun üzüntüden uyuşan beynine biteviye tokmak gibi vuruyor, daha hayatının başında olan küçücük bedenini dondurucu soğukta kalmışçasına titretiyordu.
“Keşke şu otobüs hiç durmasa, hep böyle gitse… Ben de insanları sadece seyretsem. Benimle hiç konuşmasalar. Şu muavinin verdiği su ile, kuru bisküvi ile karnımı doyursam, yerimden hiç kalkmasam,” diye düşünüyordu.
Ama otobüs bir zaman sonra, öğle vakti son durakta durdu…
Herkes indi. Sürücü de onu indirdi. Evini bilip bilmediğini sordu. Başını sallayınca söylendi:
“-Haydi evine… Geç kalma. Anneni merakta bırakma. Buraya bir sürü insan gelir, iyisi de kötüsü de. Çabuk evine git!”
Adam bu sözlerle yine onu ağlattı. “Anneni merakta bırakma” sözleri hançer olup bağrını deşti.
“Anne mi? Anne... O ne ki? Kim ki anne,” diye düşündü. “Annem beni hiç merak etmedi. Ama ben onu ne çok merak etmiştim. Ama şimdi ben de etmiyorum.”
Burnunu çeke çeke yürümeye başladı. Yıllardır hep eziyet gördüğü evden başka gidecek yeri de yoktu, ümidi de…
Yine pis ceketinin koluna sildi burnunu, elinin tersiyle gözlerini kuruladı. Dolmuşların bulunduğu durağa geldi. Kendi semtinin dolmuşunu bulup bindi. En son sıranın başına oturdu.
Az sonra ağzına kadar dolan dolmuş hareket etti. Bir saatte şehri dolana dolana amcasının mahallesine geldi.
Yavaşça indi dolmuştan. Birkaç adım attı. Durdu. Şimdi ne yapacaktı? Yengesi yine küfürler edecek, amcası hıncını ondan alacaktı belki de.
Kendisini öylesine yorgun hissediyordu ki hayatının zehir olduğu o eve gidip kapısını çalmaya gücü yetemedi. Ayakları onu az ilerideki bakımsız parka götürdü. Ağaçların arasına yerleştirilmiş, renkleri solmuş, her yeri çizilmiş, bıçakla oyulmuş banka oturdu.
Düşündü: Şimdi ne yapacaktı? Karnı çok acıkmış, uykusu da gelmişti. Kendi kendine konuştu:
“-Azıcık uyuyayım şurada. Sonra… Bilmiyorum…”
Yavaşça uzandı, tek kolunu yaştık yaptı. Uykunun derin kuyusuna birden düşüverdi.
Bir ara uyanır gibi oldu, gökte yıldızları gördü. Tekrar gözlerini yumdu. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden uyudu.
Uyandığında hava yine kararıyordu. Açlıktan başı ağrıyordu. Yavaşça yerinden kalktı. Yürümeye başladı.
Tam o sırada burnuna simit kokusu geldi. Sağa sola bakındı. İleride tekerlekli camekanlı simit sandığını görünce koştu. Simitçiden amcasının verdiği banknotu uzattı, tam beş simit, iki ayran aldı. Tekrar parka dönüp simitleri deli gibi yedi.
Sonra bankta uyumanın hiç fena olmadığına, o küfürbaz yengenin evine birkaç gün daha gitmemeye karar verdi.
Ertesi gün artık kendi başına karar verebileceğini, ona karışacak kimsenin olmadığını keşfetti. Hayatında hiç gezmemişti, artık gezebilirdi. Ogün de simit yedi, ertesi gün de…
Ama birkaç gün sonra parası bitti. Yine karnı çok acıkmıştı. Düşündü. Artık asık suratlı amcanın, küfürbaz yengenin yanına gitmek istemiyordu. Parkta istediği zaman uyumak da güzeldi, sokaklarda gezinmek de. Ama açtı ve hiç kimse onun açlığının, yalnızlığının farkında değildi. Niye farkında değildi? Bu insanların hiç mi acıma duygusu yoktu?
Demek ki parası olan yemek yiyebiliyordu. Küçücük yüreğini bir kin dalgası yaktı geçti. Mademki insanlar kendine acımıyordu, o da kimseye acımayacaktı. Göz yaşları içinde mırıldandı:
“-Beni bırakıp giden kadın… Beni başından atan adam… Artık yoksunuz. Ben… Ben yalnız bir çocuğum…”
Sonra o küçücük aklıyla bir plan yaptı. Simitçinin yanına gitti. On simidi naylon torbaya koyan simitçi:
“-Al bakalım delikanlı,” dedi. Ver şimdi liraları.”
Ama o liraları vermedi, ihtiyar simitçinin elinden torbayı kaptığı gibi kaçmaya başladı. Deli gibi koşup caddeye ulaştı. Karşıya geçip ara sokakta bir barakanın arkasına gizlendi.
Zavallı simitçi onu kovalamak istedi. Ancak nefes nefese kalıp peşinden gitmekten vaz geçti.
O gece başka bir parkta uyudu. Simitleri yedi, çeşmeden su içti.
Simitler bitince yine aç kaldı. Bu defa fırından ekmek alan yaşlı teyzenin torbasını kapıp kaçtı. Başka bir parkta sarmaşıkların arasına gizlenip torbanın içine bakınca ağzı sulandı. İki ekmek, bir kalıp peynir ve bir de kek sanki beni hemen ye” diyordu. Yengesinin hiç yedirmediği meyveli kek…
Sonra bir ihtiyarın arka cebindeki cüzdanı çaldı…
Sonra bir bahçeden asılı çamaşırları çaldı. Kendine uygun olanları giydi, gerisini çöpe attı.
Sonra bir kümesten yumurta çalıp içti. Az daha köpeğe yakalanıyordu.
Sonra çok güzel bir arabadan çıkmakta olan süslü hanımın elinden kocaman çantayı kapıp inşaatın bodrum katındaki çimento çuvallarının içine gizlendi. Polisler onu görmedi.
Günler hızla geçiyor, küçük hırsız kinle dolu bir sevinçle işi büyütüyordu.
Ama yakalandı. Karakolda sert polisten gözlerinde şimşekler çaktıracak kadar sert tokatlar yedi. Yargılama sonucunda ıslahevine gönderildi.
Seneler geçiyor, ıslahevine giriyor, çıkınca parklarda yatıp yine suç işliyor, “otel” dediği ıslahevine geri dönüyordu.
Son girişinde on beş yaşına gelmişti. Büyük ve tarihi olan ıslahevinin bir tarafı denize, diğer tarafı ormana bakıyordu. Ağır suçlu çocuk ve 18 yaşın altındaki gençlerin kaldığı taş binaydı.
Bu defa otelde çok uzun kalacaktı. Çantasını kapmaya çalıştığı kadınla boğuşup onu yaralamıştı. Hastaneye kaldırılan kadın ölümden dönmüştü.
Islahevine geldikten birkaç gün sonra onu idareden çağırdılar. Gardiyan üç demir kapının kilidini şakırtılarla açıp üç koridoru geçtikten sonra bir kapının önünde durdu.
İçeride orta yaşlı, ciddi görünümlü, etek ceket giymiş, kısa saçlı bir hanım vardı. Masa ve iki koltuktan oluşan eşya çok eskiydi. Kapının karşısındaki duvar boydan boya kitaplıktı. Tek ve büyük, perdesiz pencereden deniz görünüyordu.
Gardiyan çıkıp kapıyı kapatınca ayakta kaldı. Acaba şu koltuğa otursa mıydı? Ama oturması yasak olabilirdi. Tereddütle hanıma baktı.
Hanım hafifçe gülümsedi:
“Otur çocuğum,” dedi. “Sohbet edeceğiz seninle. Uzun sürebilir.”
Yavaşça oturdu. “Çocuğum” kelimesini hiç sevmezdi. “Çocuğum” denince annesini hatırlıyordu. Oysa o annesini yıllar önce yok saymıştı.
Başını kaldırıp hanıma baktı ve elinde olmadan sert sesle konuştu:
“-Bana çocuğum deme. Hiç sevmem o sözü. Hem… Hem adam öldürmeye teşebbüs, gasp suçlarından yargılanmış, hüküm giymiş biri nasıl senin çocuğun olabilir ki?”
Hanım onu şöyle bir süzdü, ciddileşti:
“-Olur, dedi. Söylemem. Ama sebebini söylemek ister misin?”
“Konuşma böyle olmamalı,” diye düşündü. “Herkes bugüne kadar beni hep suçlarken, hiç kimse halimi sormazken, hep beni aşağılarken bu kadın bana anne olmaya çalışıyor! Hayatım kaymışken, yıllarca hapis yatacak olan bana kibar davranıyor. Niye? Neye yarayacak bundan sonra. Ben serseriyi adam mı edecek? “
Çok sinirlendi, hemen diklendi:
“-İstemem. Sebebini öğreneceksin de ne olacak? Beni hapisten mi kurtaracaksın?”
“-Hayır,” diye cevap verdi hanım. Hiç öyle bir niyetim yok. Bir suç işlemişsin, karşılığını elbette alacaksın. Sadece merak ettim. Neyse.. Önce tanışalım. Ben hüküm giymiş çocuk ve gençlere yardımcı olmak için buradayım. Rehber uzmanım. Bilmek ve sormak istediğiniz sorular için buradayım. Anlatmak istediğin her şeyi de dinlerim. Tekrar edeyim, işim sorgulamak için değil.”
Şaşırdı. İlk defa birisiyle eşit şartlarda konuşacaktı. Nasıl olacaktı bu? Yine sinirlendi:
“-Bu dediğin ne işe yarayacak? Ben ortadayım. Ben doğuştan yanlışım. Ne anlatacağım sana? Suçları mı? Aldığım cezaları mı?”
Hanım gülümsedi:
“-Ne istersen onu anlat,” dedi. Ama bir şey dikkatimi çekti. Doğuştan yanlış olmak…Bu ne demek?”
Şaşırdı. Nasıl olur da anlamazdı? Doğumundan bugüne kadar her şey yanlış değil miydi bu kadına, hakimlere, şu insafsız insanlara göre?
Ayağa fırladı, inatla diklendi:
“-Bak! Annem olacak o kadın, daha bebektim, ayaklarının ucuna basıp beni bir namussuz için terk ederken. Babam ağabeyinin eline, o lanet karısına bıraktı. Etmedikleri eziyet kalmadı. Biliyor musun açlıktan ölmemek için simit çaldım…Sana göre de bunlar yanlış değil miydi?”
“-Ben karar verici değilim,” dedi Rehber Hanım. Ben yargılayıcı da değilim. İstersen şöyle yapalım. Birlikte karar verelim. Ne dersin?”
Bunu bir meydan okuma kabul etti. Ona dik dik baktı:
“-Olur! Hem de çok iyi olur! Bildiğim bütün soruları yazarım bir kâğıda, sen de cevap verirsin!”
Rehber Hanımın yüzünden bir sevinç dalgası geçti. Gülümsedi. “Yakaladım! İşte ilk ilmik,” diye düşündü. Tutalım ucundan.”
Bam teline dokunan o soruyu sordu:
“-Okuma yazma biliyordun değil mi? Mektebe gitmiştin sanıyorum. Yazmayı unutmadığını umarım.”
Yine bir meydan okuma ile karşı karşıyaydı. Terslendi Rehber Hanıma:
“-Tabii ki biliyoruz. Yazıya bilirim elbet. Senin kadar olmasa bile.”
İkinci can alıcı soruyu sordu Rehber Hanım:
“-Ben sana isminle hitap edeceğim. Sen bana ne diyeceksin?”
Çok şaşırtıcı geldi bu soru ona. Akrabalarının kadın olanlarını düşündü. Hepsi fena idi. Ama ablası yoktu.
“-Abla diyeceğim, “dedi. “Ablam yok. Olmadığı için de fenalığı dokunamadı.”
Sonraki günlerde aklına gelen bütün soruları kâğıda yazıp haftada bir gün Rehber Hanımla tartıştı. Bir hafta sevgisizliği, adaletsizliği, sebeplerini konuşurken bir başka hafta adaleti, hakkı, sevgiyi söyleştiler.
Bu hasbıhal o kadar hoşuna gitti ki haftanın günlerini sayar oldu. İlk defa biri kendini adam yerine koyuyor, fikirlerine saygı gösteriyordu.
Sonunda bilgisinin yetemeyeceği konulara geldiler.
Rehber Hanım ona kütüphaneden kitaplar verdi. Başlarda okumaktan çok sıkılırken sonunda kütüphane gediklisi bir kitap kurdu oldu. Kışlar, baharlar, yazlar ve güzleri geçirdi o taş duvarlı kütüphanede. Kendini keşfetti, keşfettikçe derin pişmanlıklar yaşadı, insanları keşfetti, sevginin tarifini, yardımlaşmanın ve merhametin zenginliğini öğrendi.
Son buluşmalarında Rehber Hanım ona isterse dışarıdan okul bitireceğini söyleyince her şeyi unutup birkaç yıl içinde ilk, ortaokul, lise diplomalarını aldı.
Üniversite giriş imtihanlarına cezaevinin arabasıyla götürüldü.
O gün Rehber Hanım haftalık programın dışında odasına çağırdı onu. Artık karşısında tertemiz, terbiyeli, bağırmadan konuşan ve karşısındakini dinleyen bir delikanlı vardı.
Sevinçle gülümseyen Rehber Hanım onu heyecanlandırmak istedi. Çay söyledi. Üniversite eğitiminin çok önemli olduğundan söz etti. Sonunda çekmecesinden uzun bir zarf çıkarıp ona uzattı.
Elleri titreye titreye zarfı açtı, sevinçten havalara fırladı. Üniversite imtihanlarında büyük bir başarı kazanmıştı.
Bir kere daha, bir kere daha okudu. Sonra göz yaşları içinde Rehber Hanıma sarıldı:
“Siz… Siz benim hayatımı kurtardınız,” diye kekeledi. “Bir kadın beni acımadan terk ederken hayata küsmüş, kinle dolu bir çocuk olmuştum. Bir başka kadın, bir melek bana sımsıkı sarıldı, bana sevgiyi, gerçeği, adaleti öğretti… Siz! Benim esas annem sizsiniz.”


















