Geçen gün genç bir yazılım mühendisiyle sohbet ediyordum.
"Yurt dışına gitmeyi düşünüyor musun?" diye sordum. Hiç düşünmeden cevap verdi:
"Gitmek istemiyorum ama burada kalmak için de güçlü bir sebep göremiyorum." Aslında mesele tam da bu.
Biz yıllardır beyin göçünü konuşuyoruz. Oysa artık konuşmamız gereken şey, beyinleri neden burada tutamadığımız. Çünkü yazılım sektörü diğer sektörlere benzemez.
Bir otomotiv fabrikası kurmak için yüzlerce dönüm araziye, milyonlarca dolarlık makineye ve yıllarca sürecek yatırımlara ihtiyaç vardır. Bir yazılım şirketinin ihtiyacı ise çok daha farklıdır.
İyi bir fikir...
Güçlü bir bilgisayar...
Ve nitelikli birkaç mühendis... Hepsi bu.
Yani dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin doğduğu yerler, dev fabrikalar değil; küçük ofisler, garajlar ve ortak çalışma alanlarıdır. Peki biz ne yapıyoruz?
Yazılım sektörünü hala klasik sanayi mantığıyla desteklemeye çalışıyoruz. Bugün Türkiye'de bir yazılım şirketi; kurumlar vergisi avantajından, gelir vergisi stopaj desteğinden ve birçok önemli teşvikten yararlanabilmek için belirli bir adresin içinde olmak zorunda.
Yani aynı yazılımı geliştiren iki firma düşünün.
Birisi teknoparkın içinde.
Diğeri teknoparkın hemen karşısındaki binada.
İkisi de aynı ürünü geliştiriyor.
İkisi de yurt dışına ihracat yapıyor.
İkisi de aynı sayıda yazılım mühendisi çalıştırıyor.
Ama biri ciddi desteklerden yararlanırken, diğeri yararlanamıyor.
Sormamız gereken soru şu: Yazılımın kalitesini geliştiren şey gerçekten bulunduğu bina mı? Yoksa ürettiği teknoloji mi?
Türkiye'nin yazılım ihracatı 2024 yılında yaklaşık 4,8 milyar dolara ulaştı. İlk bakışta umut verici görünüyor. Ancak aynı dönemde Hindistan'ın yazılım ve bilişim hizmetleri ihracatı yaklaşık 193 milyar dolar, Polonya'nın ise 40 milyar dolar seviyesinde.
Aradaki fark yalnızca nüfus farkı değil. Bakış açısı farkı.
Bu ülkeler yazılımı bir sektör olarak değil, stratejik bir kalkınma aracı olarak görüyor. Biz ise hala yazılım şirketlerini hangi binada faaliyet gösterdiğine göre sınıflandırıyoruz. Oysa yazılımın organize sanayi bölgesi yoktur. Bulunduğu yer değil, ulaştığı pazar önemlidir. Bugün Bursa'da geliştirilen bir yazılım, aynı gün Almanya'daki bir fabrikada kullanılabiliyor. Bir yapay zeka uygulaması Amerika'daki bir hastaneye hizmet verebiliyor. Bir CAD yazılımı Japonya'daki bir üreticinin süreçlerini yönetebiliyor.
Yani yazılımın sınırı yok.
Peki teşviklerin neden hala sınırı var?
Bence artık şunu cesaretle söylemenin zamanı geldi:
Yazılım firmaları adreslerine göre değil, ürettikleri katma değere göre desteklenmelidir.
Yurt dışına yazılım ihraç eden...
Nitelikli mühendis istihdam eden...
Ar-Ge yapan...
Patent geliştiren...
Vergisini ödeyen...
Her yazılım şirketi, teknoparkın içinde olsun ya da olmasın aynı destek mekanizmalarından yararlanabilmelidir. Çünkü bugün kaybettiğimiz yalnızca birkaç firma değil. Kaybettiğimiz şey, geleceğin unicornları. Kaybettiğimiz şey, dünyanın en değerli şirketlerini çıkarabilecek gençlerimiz.
Ve belki de en acısı...
Kaybettiğimiz şey, Bursa'nın bir dünya yazılım merkezi olma ihtimali.
Biz sürekli "Gençler neden gidiyor?" diye soruyoruz.Belki de asıl soruyu yanlış soruyoruz.
Gençler neden gidiyor değil...
Kalabilecekleri bir ekosistemi neden kuramıyoruz?
Eğer bunu başarabilirsek, sadece beyin göçünü durdurmuş olmayacağız. Belki de ilk kez dünyadaki yazılım mühendislerinin çalışmak için Bursa'yı tercih ettiği bir hikayeyi yazmaya başlayacağız. Doğru politikalarla, doğru teşviklerle ve doğru vizyonla...
Yazılım mühendislerini Silikon Vadisi'ne uğurlayan değil, Silikon Vadisi'ndekileri Bursa'ya çeken bir Türkiye neden mümkün olmasın?


















