8 Mart, yalnızca bir anma ya da sembolik bir kutlama günü değildir. 8 Mart, kadının tarih boyunca nesneleştirilen konumundan özne konumuna geçme mücadelesinin görünür olduğu bir eşiği temsil eder. Bu nedenle mesele yalnızca hak talebi değil; varoluşun kendisine dair bir iddiadır: Kadın, kendi hayatının öznesi olabilir mi? Felsefe tarihinde “özne” kavramı, düşünen, karar veren, sorumluluk alan varlığı ifade eder. Ancak bu kavramın tarihsel serüveni incelendiğinde, öznenin çoğu zaman erkek deneyimi üzerinden kurgulandığı görülür. Kadın ise uzun süre ya aile içinde tanımlanmış ya toplumsal rollerle sınırlandırılmış ya da ahlaki yükümlülüklerin taşıyıcısı olarak konumlandırılmıştır. Bu noktada Simone de Beauvoir’ın meşhur tespiti kritik bir eşiktir: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” Bu ifade, kadınlığın biyolojik değil, toplumsal ve tarihsel bir inşa olduğunu gösterir. Ancak burada sorulması gereken daha derin bir soru vardır: Eğer kadın “olunan” bir varlıksa, bu oluş süreci kimin normları tarafından belirlenmektedir?
Foucault, öznenin iktidar ilişkileri ve söylemler içinde kurulduğunu söyler. Birey, kendisini özgür sandığı pek çok alanda, aslında görünmez normlar tarafından biçimlendirilir. Kadın bedeni, kadın davranışı, “makbul kadınlık” kalıpları… Tüm bunlar yalnızca kültürel alışkanlıklar değil; özneyi kuran söylemsel mekanizmalardır. Bu açıdan bakıldığında 8 Mart, yalnızca eşit ücret ya da temsil meselesi değil; özne olma hakkının yeniden talep edilmesidir.
Özne olmak ne demektir?
Özne olmak, kendi hayatına dair söz söyleyebilmek demektir. Seçim yapabilmek, itiraz edebilmek, kendi sınırlarını belirleyebilmek demektir. Fakat özne olma talebi çoğu zaman “fazla görünür”, “fazla iddialı” ya da “fazla bağımsız” olmakla suçlanır. Kadının kamusal alanda güçlenmesi hâlâ bazı çevrelerde tehdit olarak algılanıyorsa, bu durum özneleşme sürecinin tamamlanmadığını gösterir. Bununla birlikte mesele yalnızca kamusal alanla sınırlı değildir. Ev içi emek, bakım yükü, duygusal sorumluluklar… Kadının görünmeyen emeği çoğu zaman doğal kabul edilir. Oysa doğal görülen her şey, sorgulanmadığı sürece değişmez. Felsefi düşünme tam da burada başlar: Doğal kabul edilenin ardındaki normu görünür kılmak. Kadının özne olarak varoluş mücadelesi, erkek karşıtlığı üzerinden değil, insan onuru üzerinden okunmalıdır. Çünkü özne olma hakkı, cinsiyete bağlı bir ayrıcalık değil; insan olmanın ontolojik temelidir. Kadının özgürleşmesi, yalnızca kadınların değil, toplumun bütününün ahlaki olgunlaşması anlamına gelir.
Eşitlik Bilinci Nasıl Öğrenilir?
Çocuklar adalet ve eşitlik kavramları üzerine düşünmeye başladıklarında, cinsiyet ayrımını içselleştirmiş olarak doğmadıkları açıkça görülür. Bu ayrım sonradan öğrenilen bir toplumsal kalıptır. P4C (Çocuklar için Felsefe) uygulamaları, çocukların eşitlik ve adalet kavramlarını tartışırken saygı ve sorumluluk gibi temel etik değerleri sorgulayarak içselleştirmelerine olanak sağlar. Bu tür sorgulamalar, kadınlara yönelik şiddetin ve ayrımcılığın yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik bir sorun olduğunu erken yaşlarda görünür hâle getirebilir. Eğer bireylerin özne olma bilinci erken yaşta desteklenirse, geleceğin 8 Mart’ları belki de yalnızca tarihsel bir hatırlama günü olarak kalacaktır.
Tam da bu nedenle 8 Mart, yalnızca geçmişteki bir mücadelenin hatırlanması değil; aynı zamanda daha adil bir geleceğin nasıl kurulacağına dair düşünme çağrısıdır.
8 Mart, bir çiçek günü değildir. Bir teşekkür günü de değildir. 8 Mart, kadının “ben varım” deme cesaretinin tarihsel ifadesidir. Ve belki de asıl soru şudur: Kadınların hâlâ özne olarak tanınmak için mücadele ettiği bir dünyada, eşitlikten gerçekten söz edilebilir mi?


















