Bir süredir yazılım sektörü temsilcileriyle sektörün yapısal sorunları üzerine istişarelerde bulunuyoruz. Her görüşmede farklı başlıklar gündeme gelse de, neredeyse herkesin ortaklaştığı bir cümle var:
"Ürünümüz Avrupa'daki rakiplerinden daha kötü değil. Hatta bazı özelliklerde daha iyi. Ama onlar yüzlerce müşteriye ulaşıyor, biz hala doğru kapıyı çalmaya çalışıyoruz."
Aslında bu cümle, yalnızca bir şirketin yaşadığı sorunu değil; Türkiye teknoloji sektörünün bugün karşı karşıya olduğu en önemli yapısal problemi de özetliyor.
Türkiye artık teknoloji geliştirebilen bir ülke. Yazılım üretiyoruz, yapay zeka çözümleri geliştiriyoruz, dünya standartlarında mühendislik yapıyoruz. Savunma sanayinden otomotive, sağlıktan finansa kadar birçok alanda nitelikli teknolojiler ortaya koyabiliyoruz.
Ancak artık kendimize sormamız gereken soru şu:
Geliştirdiğimiz teknolojiler neden aynı başarıyı pazarda gösteremiyor?
Bugüne kadar teknoloji ekosistemimiz ağırlıklı olarak Ar-Ge'ye, mühendisliğe ve ürün geliştirmeye odaklandı. Bu sayede önemli bir teknik yetkinlik kazandık. Ancak ürünü müşteriye ulaştıracak, uluslararası pazarlarda büyütecek ve küresel markaya dönüştürecek mekanizmaları aynı hızda geliştiremedik.
Sonuç olarak, teknik açıdan güçlü ama ticari açıdan ölçeklenemeyen çok sayıda teknoloji şirketimiz oluştu.
Bugün birçok girişimci çok başarılı ürünler geliştiriyor. Ancak uluslararası satış kanallarına ulaşmakta, doğru yatırımcıyla buluşmakta, küresel iş ortaklıkları kurmakta ve ürününü farklı pazarlara taşımakta zorlanıyor. Oysa teknoloji sektöründe başarı yalnızca iyi bir ürün geliştirmekle değil, o ürünü sürdürülebilir bir ticari başarıya dönüştürebilmekle mümkün oluyor.
Artık teknoloji sektörüne farklı bir pencereden bakmanın zamanı geldi.
Daha fazla Ar-Ge kadar, daha fazla ticarileşmeyi de konuşmalıyız.
Daha fazla mühendis kadar, daha fazla uluslararası satış uzmanı yetiştirmeliyiz.
Daha fazla proje kadar, daha fazla küresel marka oluşturmayı hedeflemeliyiz.
Bursa gibi güçlü bir sanayi şehrinin bu dönüşümde öncü olabilecek büyük bir potansiyeli var. Yazılım şirketlerini yatırım fonlarıyla buluşturmalı, uluslararası alım heyetleri organize etmeli, büyük sanayi kuruluşları ile teknoloji firmaları arasında daha güçlü iş birlikleri kurmalı ve şirketlerimizin yurt dışına açılmasını kolaylaştıracak ortak platformlar oluşturmalıyız. Çünkü teknoloji üretmek ile teknoloji şirketi büyütmek aynı şey değildir.
Gerçek katma değer, laboratuvarda başlayan fikrin dünya pazarında karşılık bulduğu gün ortaya çıkar. Artık başarıyı yalnızca kaç Ar-Ge projesi yaptığımızla ya da kaç satır kod yazdığımızla ölçemeyiz. Başarı; geliştirdiğimiz teknolojinin kaç ülkede kullanıldığı, kaç müşteriye ulaştığı ve kaç küresel marka ortaya çıkardığıyla ölçülmelidir.
Türkiye'nin yeni hedefi daha fazla teknoloji üretmek değil, ürettiği teknolojiyi dünyaya ulaştırabilen şirketler çıkarmak olmalıdır.
Çünkü kalkınmayı sağlayan şey yalnızca teknoloji üretmek değil, onu ekonomik değere dönüştürebilmektir.


















