Boşanma sonrası nafaka, ekonomik adaleti sağlamak için hukukun düzenlediği bir sistem. Ancak pratikte, çalışabilecek durumda olan bir eşin çalışmaması ve nafaka alması, akıllarda şu soruyu oluşturuyor: “Neden bir taraf çalışmayı reddederken diğeri ekonomik yükümlülüğü üstleniyor?”
Hukuk, boşanma sonrası yoksulluk riski taşıyan eşin korunmasını amaçlar. Ancak bu koruma, çalışabilecek durumda olan bir eşin bu yükümlülüğü kötüye kullanmasına izin vermez. Nafaka, dayanışma ve destek için var; tembellik için değil.
Türk Medeni Kanunu’na göre yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek tarafa bağlanır. Ama bu noktada şu sorulmalı: Yoksulluk gerçekten zorunluluktan mı kaynaklanıyor, yoksa çalışmama tercihi mi?
Mahkemeler, nafaka ödenip ödenmeyeceğini ve miktarını belirlerken tarafların sağlık durumlarını, iş bulma kapasitelerini ve ekonomik durumlarını detaylı inceler. Çalışabilir durumda olan bir eş, sırf nafaka alabilmek için iş arama çabasında bulunmuyorsa, bu durum mahkemede yeniden değerlendirilebilir.
Yargıtay kararlarında da sıkça vurgulanır: Nafaka almak, bir kişinin tembellik hakkını savunmak anlamına gelmez. Sağlığı yerinde olan ve çalışabilecek durumda olan bir birey, nafaka ile yaşamayı bir alışkanlık haline getirmemelidir. Hukukun amacı, bir tarafı desteklemek ama diğer tarafı mağdur etmemektir.
Eğer bir kişi, “Nasılsa nafaka alıyorum, çalışmama gerek yok” diyorsa, bu durum karşı tarafın hukuk mücadelesine konu olabilir. Hakim, bu tür kötü niyetli davranışları göz önüne alarak nafaka yükümlülüğünü azaltabilir veya tamamen kaldırabilir.
Bir tarafın çalışmaması, ekonomik olarak daha güçlü olan diğer tarafın sürekli destek olmasını haklı kılmaz. Hukuk, bu tür durumlarda adaleti sağlamak için her iki tarafın da ekonomik sorumluluklarını yerine getirmesini bekler. Kadının ekonomik olarak güçlü olduğu ve nafaka ödediği durumlarda da bu sorular sıklıkla gündeme gelir. Ancak unutulmamalıdır ki hukuk, kadın-erkek ayrımı yapmaz; ekonomik dengesizlikleri düzenler.


















