Gelişiyoruz, İnsani Olarak?
İnsan değişirken, neyi geride bırakıyor?
Günlük hayatın içinde; pek çok kişi ile karşılaşıyoruz, kimini tanıyorken kimini hiç tanımıyoruz. Tabi karşılaşma yerleri ya da sebepleri farklı olsa da son zamanlarda genel olarak senaryo hep aynı: trafikte hatalı olduğunu kabul etmeyip bağıran, uzun bir kuyrukta beklerken başkasının hakkını gözetmeden öne geçmeye çalışan insanlar… Üstelik bunu yaparken kendini medeni olarak görenleri de unutmayalım...
Sanırım hepimiz fark ediyoruz ki: artık herkesin birbirine kaba davranma hakkını kendinde bulduğu bir dönemdeyiz. Olaylara yaklaşımımız ile birbirimize karşı duruşumuz da böylelikle değişiyor. Sınırlar aşılıyor; küçük bir meseleye de büyük bir soruna da aynı yüksek dozda tepkiler veriliyor. Yolda yürürken ya da trafikte yanımızdan geçen birinin içindeki öfkeyi ne zaman açığa çıkaracağını bilemediğimiz anlar oluyor. Bizlere yıllardır öğretilenler ve inandıklarımız ile tezat bir süreci yaşar gibiyiz. İnsanoğlu islam felsefisinde ‘Eşref-i Mahlukat’ yani yaratılmışların en şereflisi ünvanına sahip olmamıza sebep olan akıl, irade ve sorumluluk sahibi olarak nitelendirilmişken; günlük yaşamda ki minik bir durum için bile temsili olarak canavara dönüşmek bu kadar kolay mı? Film ya da animasyonlarda bile canavara dönüşen karakterler yeniden eski hâllerine dönmek için uğraşırken gelişmiş insan neden kendini en ilkel tepkilerin içine çekiyor? Animasyonlardaki gibi, bunu değiştirecek bir karışım, bir iksir yok mu?
İnsanın nasıl biri hâline geldiğinde içinde yaşadığı çevrenin, karşılaştığı insanların ve deneyimlerinin de payı muhakkak var. Bir tohumun ağaca dönüşmesi için yalnızca içindeki potansiyel yetmezken; toprağa, suya, ışığa ve zamana da ihtiyacı varken. İnsanoğlu da bulunduğu koşullardan etkilenir, zamanla onlardan izler taşır. Bugün bizi şekillendiren çevre neresi? Bir zamanlar çevremizi evimiz, okulumuz, sokağımız ve arkadaşlarımız oluşturuyorken, bugünse çevremiz cebimize kadar geldi. Dijital platformlarda başkalarının hayatlarından seçilmiş görüntülere tanıklık ediyoruz. Zamanla bunları kendi hayatımızın ölçüsü haline getirebiliyor, sahip olduklarımızdan çok o kişilere göre eksiklerimize odaklanabiliyoruz. Kendi yolumuzda ilerlemek yerine başkalarının ulaştığı yerlere yetişmeye çalıştığımız da oluyor. Sonra zihnimizi dinlendirmek, sakinleşmek için yeni yöntemler arıyoruz. Dijital detoks, ekran molası ve “beyin duşu” gibi kavramlar da bu arayışın içinde çıkan kavramlar. Doğanın ve hayatın doğal ritminden uzaklaşıp sonra yeniden sakinleşmenin yollarını aramak, çağımızın çelişkilerinden biri değil mi?
Öyleyse ilerlemek dediğimiz şeyin ölçüsü ne? Daha başarılı, daha üretken, daha görünür olmak mı? Öfkemizi yönetebilmek, başkasının hakkını gözetmek ve sorumluluk almak da gelişimin bir parçası.
Şunu hatırlamalıyız; Sınav kağıtlarında yanlış cevaba rağmen çözüm yolundan puan alabilirken, gerçek hayatta çözüm yolumuza değil, problemi çözüp çözemediğimize yani doğru cevaba bakıyor.
Kendimizi geliştirmek için bu kadar çabalarken, birbirimize karşı neden daha iyi olamıyoruz?





















