Khaled Hosseini’nin de dediği gibi; “Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın.”
Duygusal taciz, bir insan hakları ihlalidir.
Ülkemizde velayet çatışmalarının olduğu her yerde, velayet savaşı verilen her çocuk için duygusal taciz kaçınılmazdır. Duygusal tacizin varlığı ve boyutları hem mahkeme süreçlerinde hem de süreç sonrasında mutlaka ilgili profesyonellerce tespit edilmeli ve gerekli müdahaleler yapılmalıdır. Duygusal taciz; bireyin kişilik ve ruhsal yapısını, beyin yıkama, kötüleme, yoksun ve çaresiz bırakma, aşağılama, öteleme gibi yöntemlerle tahrip etmek üzerine yapılan eylemler bütünüdür. Çocuklarda duygusal istismar denilen bu durum, iş hayatında mobbing olarak kabul görse de diğer toplumsal alanlarda halen bilinmemektedir. Çocuklar diğer istismar türlerinde olduğu gibi bu istismar türüne karşıda korunmasızdırlar. Duygusal tacizin en ileri boyutu Ebeveyne Yabancılaşma Sendromudur (EYS). Duygusal istismarın bu türünün en belirgin özelliği, çocuğun beyninden diğer ebeveyni ve rol modelliğini yok etmek ve kendisine bağımlı, pasif kişilik olarak yetiştirmeye çalışmaktır. Esasen duygusal tacizci diğer ebeveynden çocuğu üzerinden intikam almayı hedefler.
Son zamanlarda artan boşanma davaları ile beraber bir çocuk ihmal ve istismarı olan ebeveyne yabancılaştırma sendromu (EYS) toplumsal bir sorun olmaktadır. Tarihsel olarak karşımıza ilk defa mitolojide çıkan aynı zamanda çocuk hakkı ihlalidir. EYS ile karşılaşabilecek sağlık çalışanlarının EYS’yi gözden kaçırması, hem çocuk hem de yabancılaştırılan ebeveyn için dramatik süreçlere neden olacaktır. EYS, tarihsel olarak karşımıza mitolojide çıkmaktadır.
EYS mitolojide “Medea Kompleksi” ile ifade edilmiştir. Medea Kompleksi, Yunanlı şair Euripides’in kaleme aldığı Medea Tragedyası’daki Medea’nın ruhsal durumuyla bağdaştırılarak, öfke, hırs ve intikam arzusuyla gerçekleşen “Medea Kompleksi” olarak tanımlanmıştır. 1945 yılında psikanalist Wilhelm Reich tarafından ilk defa bu kavram tanımlanmış olup, boşanma sonucu oluşacak narsistik yaralanmaya karşın kendini savunmak için diğer ebeveynin karalandığı ve çocuk için savaş açıldığı ifade edilmiştir. Narsistik yaralanma sonucu öfkelenen birey “düşmanı” kendinden bağımsız bir varlık olarak algılamaz, olgun öfkenin aksine, narsistik öfkenin amacı saldırgan olarak nitelediği kişiyi karalamak ve kirletmektir.
Bu savaş öncelikle hukukun içerisinde gerçekleştiği için yine hukukun keskin ve tarafsız hükümleriyle durdurulabilir.
Boşanma süreci ve sonrası savaşlardaki öfke ve şiddet özellikle çocuklarımızı etkilemekte ve etkileri onlarca yıl sonra ortaya çıkacak toplumsal sorunlara işaret etmektedir.
Çocuk hakları yönünden ebeveyne yabancılaşma sendromu tanınmalı ve zaten kanunlarda yeri olan duygusal istismarın savcılar tarafından mahkemelere sevki bir an önce başlatılmalıdır.
Ülkemizde tüm Cumhuriyet tarihi boyunca çocuklara yönelik işlenmiş bir duygusal taciz istismar davası yoktur. Bu durum suçun olmamasından değil, bu suçun tanınmaması raporlanmaması adli bildirimlerinin yapılmamasından kaynaklanmaktadır. Duygusal istismarın bir an önce adli süreçlerde yer alması çocuğa yönelik şiddetinde önüne geçecek en önemli yol ayrımıdır.



















Mükemmel bir yazı