Çocukluk, hayatı ilk kez tanıdığımız dönemdir. Her şey yeni ve benzersizdir. Önce etrafımızı inceler, sonra kendimize ve yanımızdakilere dayanarak adım atmayı öğreniriz. Düşer, yeniden deneriz. Korksak da ilerleriz.
Belki çocukluğun o temiz tarafı tam da buradadır: Henüz hayatın hiçbir detayını bilmeden, hem kendimize hem de bize yol gösterenlere hesapsız bir şekilde alan açabilmekte. Ve zamanla deneyimlerimiz çoğalır, insanları tanır, bazı şeyleri sorgulamayı öğreniriz. Fakat ilk zamanlardan kalan hesapsız tarafımız hep yaşamaya devam eder.
Büyüdüğümüz düşündüğümüz o anlarda bile içimizdeki o çocuğa yeniden rastlarız. Bu yüzden bazı hayal kırıklıkları bizi yaşımızdan daha küçük hissettirir ve daha çok etkiler. Yılların deneyimini kazandığımızı zannederken, samimiyetle yaklaştığımız bir yerden beklemediğimiz bir karşılık geldiğinde bir an durur, ne olduğunu anlamaya çalışırız. Çünkü bazen kırılan yalnızca beklenti değildir. İnsan, kendisini rahat bıraktığı bir yerden sarsılmıştır. Bu yer aile, arkadaş, sevdiğin ve saydığın birileri olabilir. Veya iyiliğe vesile olmak için yan yana gelinenler… Seçenekler sonsuz… İlişkinin adı, rolü, zamanı değişir; bizde bıraktığı his değişmez.
Kendinden bir parçaymış gibi… Bir başkasının yanında kendimizi sürekli korumak zorunda hissetmemek… Güven biraz da burada başlar. Tanıdıklık biraz daha rahat hissettirir. Fakat tanıdık olmak ile güvenilir olmak aynı şey mi? Bir insanın güzel sözleri, iyi görünen davranışları ya da bir başkasının referansı bize ipucu kapısı açabilir. Fakat insanı asıl tanıtan, zaman içinde söyledikleriyle yaptıkları arasındaki paralelliktir, sözleri ve davranışlar arasındaki mesafedir.
Unutmamak lazım;
İnanmak başka, kendini tamamen bırakmak başka.
İyi niyet başka, sorgulamadan kabul etmek başka.
Konu ne olursa olsun inanırken aklımızı da yanımızda olmalı. Çünkü insan kendisini sözleriyle anlatır; zaman ise davranışlarıyla tanıtır.
Bugünün dünyasında bunu daha fazla yaşar ve düşünür olduk. Gün içinde duyduğumuz, gördüğümüz, yaşadığımız pek çok şey insanın ruhunda iz bırakıyor. Bazen herkes tarafından bilinir olanların ama bizim tanıyamadıklarımızın gündeme geldiklerini hep birlikte kaygıyla izliyoruz, bu yaptıkları birbirimize bakışımızı etkiliyor. Yardıma olan duruşumuzu belirliyor. Özellikle dayanışmaya, sosyal sorumluluğa ve bir başkasının hayatına dokunmaya gönül veren insanların yaşadığı hayal kırıklıkları daha sessiz ama daha yoğun yıkıma sebep olabilir.
Gönüldaşlık… Yalnızca bir emek değil, bir güven de emanet ediliyor. Bir insanın iyi niyetini kendi çıkarına çevirmek ise kötülüğe hizmetin yanında, insanların iyiliğe duyduğu cesareti de azaltıyor.
Doğru olanı yapan, kalbini iyiliğe adayan insanlar yaşananların gölgesinde kalmamalı. Bir başkasının yanlışı, genele yayarak. Karşılıksız iyiliğin sıcaklığına ve samimiyetine de şüphe düşürmemeli…
Herkes aynı mı?
Bir yerde yapılan yanlış, aynı yola baş koymuşların tamamını kapsar mı?
Bir kişinin yaptığı, herkesin niyetini belirler mi?
İyiliğin doğru yere ulaşması için daha dikkatli olmak gerekiyor, bunu her anlamda büyük bir yıkım ile öğrendik.
Hayat yalnızca bizden ibaret değil.
Her yerde birbirimize bir iz bırakıyoruz.
Bir söz.
Bir emek.
Bir umut.
Bize emanet edilene nasıl davrandığımız, kim olduğumuzu anlatan şeylerden biri.
Denge de burada başlıyor. Ne herkese sorgusuz inanmakta ne de herkesten şüphe etmekte.
Sormak, araştırmak, tanımak, gözlemlemek…
İçsel büyüme… Kalbimizdeki o temiz tarafı kaybetmeden, tecrübe ettiklerimiz ile korunmayı öğrenmekte olabilir. Çocukken attığımız ilk adımlardaki his hayat boyunca bizimle kalıyor; zamanla ona deneyimlerimiz, seçimlerimiz ve aklımız eşlik ediyor.
Yaşam bu... İnandık, yanıldık, yeniden başladık. Kalbimizi korurken, aklımızı da yanımıza almayı öğreten bir sistem.
Yaşadığımız hayal kırıklıklarından payımıza düşeni alıyor heybemize ekliyoruz. İyilikten vazgeçmeden; belki artık daha çok soruyor, düşünüyoruz.
İnsanın değişmesi, inandıklarından vazgeçmesi değil; yaşadıklarına rağmen neye inanacağını yeniden seçebilmesidir.
Her ne olursa olsun, yaşadıklarımız bizde hangi etkiyi bırakırsa bıraksın; bunlara vereceğimiz tepkiler ve nasıl birine dönüşeceğimiz hala bize aittir.
Servin Pişkin Önen
Temmuz, 2026



















