Önümüze bembeyaz bir sayfa konsa ve bizden hiç düşünmeden bir ev çizmemiz istense, nasıl bir ev olurdu?
Hemen zihnimizde canlandıralım, kağıda dökülen çizim: Tek katlı, üçgen çatılı küçük bir ev…
Dağların arasından süzülen güneş, çevresinde ağaçların arasında hatta biraz ötede akan bir su, önünde uzanan bir yol… Ve yolun bitiminde sanki bir tabloya bakar gibi minik evimiz…
Yıllar ile yaşadığımız evler, şehirler değişiyor. Yine de zihnimizde yaşanabilir bir yere dair oluşan ilk görüntü pek değişmiyor. Doğayla iç içe bir hayat. İnsan, yaşamak istediği yeri doğadan ayrı düşünmüyor.
Peki zihnimizin çizdiği bu dünya ile bugün içinde yaşadığımız hayat arasındaki mesafe ne zaman açıldı?
İnsanoğlu her dönemde ağaç, toprak ve su ile hep beraberdi. Evini suya yakın kurdu, ağacının meyvesinden yararlandı, gölgesinde dinlendi. Doğa ile olan bu iş birliği zaman ile gelenekleşen bize öğretilen bazı güzel doğal sonuçlar doğurdu. Mesela; yeni doğan bir bebek için meyve veren ağaç dikmek bunun güzel bir örneğiydi. Ne güzel bir temenni; Ömrü bereketli ve vatanına faydalı bir evlat olsun. Çocuk büyürken ağaç da büyürdü. Bir gün o gölgenin altında çocuklar oynasın, insanlar serinlesin, dallarından meyve toplansın diye… Ağacın gelecekte kime gölge olacağını bilmeden toprağa karşılıksız bir fidan bırakmak, insanın kendi ömrünün dışına taşan bir düşünce, sonsuz bir iyilik...
Zeytin ağaçları bu düşüncenin yaşayan tanıkları gibi. İnsan ömründen çok daha uzun süre aynı toprakta kök salabiliyorlar. Onları diken bir kuşağın emeği, yıllar sonra başka bir kuşağın sofrasına ulaşabiliyor.
Bugün ise tüketime odaklı günlük hayattaki yaşam şeklinden bahsediyoruz. Hayatın pek çok alanını tek kullanımlık hâle getirdik. Kullanıyor, yenisini alıyor, eskisini geride bırakıyoruz. Bu bakış eşyalarda kalmıyor. Yaşadığımız yeri de tüketilecek bir şey gibi görmeye başladığımızda ağaç gölgesinde piknik yapılan yalnızca kesilecek bir gövdeye, deniz kullanılacak bir pisletilen bir kıyıya, toprak ise üzerinde piknik yapılacak alana dönüştü. Bu noktada bırakılan ne peki?
İnsanlığın geldiği bu medeni noktaya bakınca bu çelişki daha da belirginleşiyor. Teknoloji ile uzayda; yeni yerler keşfediyor, bilinmeyene ulaşmaya çalışıyor. Bu merak duygusu ve keşfetme isteğindeki kararlılığın yanında üzerinde yaşadığı gezegeni neden bu kadar kolay eskitiyor? Yeni yaşam alanları ararken elimizdeki dünyanın değerini neden bilemiyoruz?
Gelelim kendi topraklarımıza, Anadolu’muza. Cennetin yer yüzüne yansıyan bir örneğinin bizim topraklarımız olduğuna hangimiz itiraz edebilir? Üstelik bu topraklara bu yurda büyük emeklerle, fedakarlıklarla, nice cefalar ile kavuşuldu.
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?” Böyle bir vatanın bereketli toprağına, suyuna, ağacına, denizine, çiçeğine gereken değeri vermek de bizlerin ana görevi değil mi?
Bize düşen; insanlığın bütün kazanımlarını, yaşadığı Dünya’ya daha fazla ihtimam gösteren bir anlayışla birlikte taşıyabilmek. Her bir ağaca her bir toprak tanesine dahi özen gösterip, temiz bir çevre ve doğa için vicdanlı bireyler olarak, tüm kalbimiz ve bilincimiz ile duyarlı davranmalı ve gelecek nesiller için çalışmalıyız. Bu ihtimam bilincini yaymalı ve davranışa dökmeliyiz.
Hayallerimiz sadece kâğıtta çizdiğimiz şekilde kalmasın.
Hep birlikte tabiatın evindeki yerimizi de hatırlamamız gerekiyor. Bizler ev sahibi değiliz, kiracıyız.
Bu evde belirli bir süre yaşayıp sonra bilinmeyen bir zamanda yerimizi başkalarına bırakacağız. O gün sayfanın başına bir başkası geçip kalemi eline aldığında, çizecekleri bizim bugün ne bıraktığımız ile bağlantılı olacak.
O yüzden unutmayalım ki : ‘’Bizden sonra da Dünya var…’’





















