Masallar bir gün okunur, biter sanırız. Oysa çoğu zaman bitmezler; yalnızca sessizleşirler. Cümleleri unutulur, detayları silinir ama hisleri kalır. Yıllar sonra bir yerde durup düşünürken, nereden geldiğini bilmediğimiz bir duygu belirir. İşte o an, fark etmeden içimize yerleşmiş bir masal konuşuyordur.
Masalların ortaya çıkışı bir tesadüf değildir. İnsan anlatmak ister; korkusunu, gücünü, bekleyişini, umudunu. Her masal, yazıldığı zamanın ve toplum kültürünün aynasıdır. Bu yüzden masallardaki karakterler de rastgele değildir. Kuleler, krallar, prensesler, ejderhalar… Hepsi bir şey anlatmak için oradadır.
Dikkat edince fark ederiz: Masallarda roller çoğu zaman nettir. Prenses yüksek bir kulede yaşar. Güvendedir ama yalnızdır. Dışarıda bir tehlike vardır; adı çoğu zaman ejderhadır. Güçlüdür, korkutucudur, aşılması gerekir. Kurtarıcı yoldadır. Hikâye böyle akar. Garip olan şu ki, bu düzeni pek sorgulamayız. Neden beklediğini değil, ne zaman kurtarılacağını konuşuruz.
Oysa durup bakınca sorular çoğalır.
Prenses neden hep bekler? Neden kule bu kadar yüksektir? Ejderha gerçekten dışarıda mıdır? Yoksa masalın asıl anlatmak istediği şey, daha içerde bir yerde midir?
Belki de ejderha, sandığımız gibi yalnızca masaldaki canavar değildir. Belki bazı hislerin biçimidir. Mesela; korku, kendini koruma ihtiyacının, çekingenliğin, “ya olmazsa” ların simgesidir. Çocukken hayal ettiğimiz şeyler büyüktür. Bir gölge, bir ses, bir figür… Yetişkin olduğumuzda dönüp baktığımızda anlarız: Büyüyen o şey değil, bizim hayal gücümüzdür. Ama o yaşta hissettiklerimiz gerçektir; saf ve samimidir.
Masalların etkisi de buradan gelir. Çocuk sorgulamaz; inanır. Ve bu inanç temizdir. Belki de bu yüzden, büyüdüğümüzde bile bazı kalıplara sadık kalırız. Beklemeyi öğreniriz. Gücü dışarıda aramayı, çözümün bir başkasından gelmesini doğal sayarız. Üstelik bunu çoğu zaman fark etmeden yaparız.
Garip olan şudur: Bekleyen kişi çoğu zaman yargılanır. “Neden harekete geçmiyor?” denir. Ama beklemenin nasıl öğretildiği konuşulmaz. Masallarda beklemek erdemdir; sabırdır, ödülü vardır. Gerçek hayatta ise bekleyene sabırsızlık yakıştırılır. İki dünya arasında kalan da insanın kendisi olur.
Bugüne baktığımızda sahneler değişmiş gibi görünür ama his tanıdıktır. Filmlerde, dizilerde, reklamlarda bir belirsizlik anı yaşandığında gözlerin çevrildiği yer çoğu zaman bellidir. “Şimdi ne yapacağız?” sorusu, alışıldık bir yöne bırakılır. Bu bilinçli bir tercih değildir; yıllar içinde öğrenilmiş bir refleks gibidir. Ne bir cinsiyete ne tek bir role aittir. Daha çok, kimin güçlü olması gerektiğinin bize nasıl anlatıldığıyla ilgilidir.
Belki de ejderha zamanla içimizde büyür. Erteledikçe, kusursuz olsun diye bekledikçe, hata yapmaktan çekindikçe… Güçlü görünen ama ilerlememizi durduran bir şeye dönüşür. Onu biz yaratmışızdır ama sonra bizden büyük görünür. Masallardaki ejderhanın ateşi de belki tam olarak budur: Yakmaz, ama durdurur.
Masallar uçup gitmez. Zihnimizde asılı kalır. Kiminin ejderhası sevimlidir; kimininki sert ve yüksek seslidir. Kimi küçük bir endişe olarak durur, kimi yolu tamamen kaplar. Hepsi farklıdır, çünkü her masal farklı bir insanın içinden geçer.
Belki de mesele ejderhayı yenmek değildir. Onu tanımaktır. Ne zaman ortaya çıktığını, neden orada durduğunu anlamaktır. Masallar bize yalnızca kurtarılmayı değil, düşünmeyi de öğretir. Yeter ki anlatılanın sadece yüzeyde kalmasına izin vermeyelim.
Çünkü bazen asıl soru şudur:
Masaldaki ejderha bize kendimizle yüzleşmeyi mi öğretiyordu?


















