Önceki gece yapılan törenle sahiplerini bulan Cannes Film Festivali’nde Sofia Coppola, festival tarihinde 56 yıl sonra En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan ikinci kadın yönetmen oldu
70’inci Cannes Film Festivali önceki gün düzenlenen ödül töreniyle son buldu. Pedro Almodovar başkanlığındaki jüri, yarışma filmlerinin ortalama seviyede seyrettiği ve başyapıt olarak nitelendiren filmlerden mahrum bir yılda ağırlıklı olarak isabetli kararlara imza attı. Ödül dağılımında dikkat çeken konulardan en önemlisi yarışmada sayı olarak az olan kadın yönetmenlerin filmlerinin ödüllerde öne çıkmasıydı.
Amerikan İç Savaşı sırasında bir kız yatılı okuluna sığınan bir askerin hikâyesini anlatan Sofia Coppola imzalı ‘The Beguiled’, ödüllerde Coppola’ya En İyi Yönetmen Ödülü’nü getirdi. Bu, Cannes’da ikinci kez bir kadının En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanması anlamına geliyor. En son En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan kadın yönetmen ‘The Story of the Flaming Years’la Yuliya Solntseva’ydı ve yıllardan 1961’di.
İskoç yönetmen Lynne Ramsay’in Cannes’ın son günlerindeki gösterimden çok kısa bir süre önce tamamlanan filmi ‘You Were Never Really Here’, geceden iki ödülle dönerek öne çıkan diğer bir yapım oldu. Film, hem başrolünde bir savaş gazisini canlandıran Joaquin Phoenix’e En İyi Erkek Oyuncu Ödülü getirdi hem de Ramsey, En İyi Senaryo Ödülü’nü Yorgos Lanthimos’la paylaştı. Dolayısıyla Naomi Kawase’yle birlikte yarışmada yer alan diğer iki kadın yönetmen, festivalin ödüllerinde öne çıkan iki yapımın yaratıcıları olarak kadın sinemacıların güçlü bir temsilini sergilediler.
Güçlü bir temsil
Gecenin en önemli ödülü Altın Palmiye, eleştirmenleri üzerinde anlaşamadığı ‘The Square’le Ruben Östlund’a sunuldu. ‘Turist’le dikkat çeken İsveçli yönetmen Östlund, ‘The Square’le bir müze yöneticisinin gündelik hayatı ve çelişkileri üzerinden Batı’nın üst orta sınıfını kara komediyle işliyor. Kariyerinin oldukça başlarında Altın Palmiye gibi sinema dünyasının en saygın ödüllerinden biriyle taçlandırılan Östlund’un ödülü Cannes takipçileri arasında tam bir konsensüs anlamına gelmiyor. Ancak bu yıl geçen seneki ‘Sieranevada’ veya ‘Toni Erdmann’ gibi eleştirmenlerin değeri üzerinde birleştiği filmlerden yoksun bir yarışmada Almodovar başkanlığındaki jürinin ‘The Square’ tercihi büyük bir şaşkınlık veya hayal kırıklığı yaratmadı. Ödül, bir bakıma ciddi meselesini esprili ve rahat izlenen bir seyirlikle anlatan bir sinema anlayışının taçlandırılması anlamına geliyor.
Gözyaşlarını tutamadı
Ödüllerde ikincilik anlamına gelen Jüri Büyük Ödülü ise Fransız yönetmen Robin Campillo’nun 1990’ların ilk yarısında geçen ve AIDS aktivistlerini konu alan ‘120 Battements par Minute’e verildi. Bu da, ödüllerde öne çıkacağı tahmin edilen bir yapımdı ancak önceki günkü jüri toplantısının ardından filmin Altın Palmiye’yi kıl payı kaçırdığı intibası güçlendi. Almodovar, basın toplantısında bu filmin neden Altın Palmiye almadığı yönündeki soruyu, filmi ne kadar çok sevdiğini anlatarak cevapladı ve sorunun yanıtının sonunda ağladı. Almodovar’ın jürinin demokratikliğinden bahsetmesi, yönetmenin Altın Palmiye için Campillo’yu istediği ancak jürinin diğer üyelerinin etkisiyle ‘The Square’in öne çıktığı fikrini güçlendirdi.
Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’dan 10 yıl sonra Cannes’a yarışmaya seçilen ilk filmi ‘In the Fade’, başrolünde Diane Kruger’a En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getirerek gecede ödüllendirilen filmlerden biri oldu. Eşi ve çocuğunu Neo-Nazilerin sorumlusu olduğu bir bombalı saldırıda kaybeden bir kadını canlandıran Kruger, yarışmanın beğenilen oyuncu performanslarından birine imza atmıştı. Dolayısıyla bu ödül, festival takipçileri tarafından bekleniyordu.









